Erdal Küçükyalçın | Türkiye ve Japonya Üzerine Röportaj

0
96

Erdal Küçükyalçın | Türkiye ve Japonya Üzerine RöportajDr. Erdal Küçükyalçın Hakkında

Dr. Erdal Küçükyalçın, Boğaziçi Üniversitesi Asya Çalışmaları Merkezi’nde  Japonca tercüme ve Asya tarihi ile MAAS Asya Çalışmaları Master programında “Japon Yönetim Teknikleri – Stratejik Liderlik ve Savaş Sanatı” dersleri vermektedir.

2013 yılında Japan Foundation Fellowship ve 2009 yılında ise NumataFellowship araştırma ödüllerini kazanarak çalışmalarına Japonya’da devam etmiştir.  Akademik ilgi alanları OtaniKozui, Shin Budist Ikko ekolü, din-devlet ilişkileri tarihi, 20.yüzyıl başlarında Orta Asya’ya düzenlenen Japon araştırma gezileri, İpek Yolu tarihi ve “Büyük Oyun” konularıdır. Ryukoku Üniversitesi Orta Asya Araştırma Merkezi ekibi üyesi olarak Doğu Anadolu, İran, Afganistan ve Türkmenistan’da mağara yerleşimlerini konu alan geniş çaplı araştırma gezilerine katılmıştır.

Beş Çember Kitabı: Savaş Sanatı ve Stratejik Liderlik” (JSM Yayınları, 2017), “Samuraylar Çağı – Dönüm Noktalarıyla Japon Tarihi” (İnkılap, 2013), “Yedi Kule – Genç Osman Neden Öldürüldü?”  (Sayfa 6, 2013), “Kont OtaniKozui ve Türkiye”” (DEİK, 2010), “Turna’nın Kalbi: Yeniçeri Yoldaşlığı ve Bektaşilik”(Boğaziçi Ün. Yayınevi, 2010) adlı kitapları; ortak editörlüğünü üstlendiği “Türkiye’de Japonya Araştırmaları Konferansı – II”(BÜ, 2015),“Türkiye’de Japonya Araştırmaları Konferansı – I”(B.Ü., 2012), “Hilal ve Güneş – İstanbul’da Üç Japon” (İstanbul Araştırmaları Merkezi, 2010) adlı eserleri  bulunmaktadır.   Ayrıca NHK televizyonu için aralarında Bizans İmparatorluğu, Topkapı Sarayı ve Avrasya İmparatorlukları : Moğollar da bulunan bir dizi belgeselin yapımında yer almıştır.

Erdal Küçükyalçın | Türkiye ve Japonya Üzerine Röportaj

Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz? Türkiye’de 90’lar sonrası yeni bir Asya refleksi oluşmuşken, sizi çok genç bir yaşta Japonya’yı ve Japoncayı keşfetmeye sevk eden motivasyon neydi? Japonya tarihine olan ilginiz nasıl başladı?

İlk olarak galiba ortaokuldaydım. Babam bana ‘’Bugünkü Japonya’’ diye bir kitap getirmişti. Çok gelişmiş bir ülke gördüm o kitabın içerisinde. Ondan sonra bu ülke nasıl gelişti, nasıl kalkındı, ben bunu kendi ülkem için nasıl faydalı kılabilirim, oradaki tecrübeyi nasıl öğrenirim diye kendi kendime kurgulamışım demek ki. Ve bir amaç edindim erken bir yaşta. Daha lise çağlarında artık Japonya’nın ekonomisini tanımak istediğime karar vermiştim. Ve bir meslek yani, üniversiteye girerken bir dal seçmek gerektiğinde de yine bu amaçla iktisat okumaya karar verdim. Bunun arkasında da açıkçası Japon ekonomisinin dinamiklerinin öğrenmek vardı. Gelişim dinamiklerini.

Üniversiteye girdiğimde şanslıydım çünkü ikinci bir dil öğrenmeye karar vermiştim ve tam o yıl Boğaziçi üniversitesinde Japonca seçmeli dersi açıldı. Ben de bunu bir işaret olarak görüp hemen ilk yazılan öğrenci oldum. İyi ki de yapmışım, çünkü bir yandan ekonomi dersleri devam ederken bir yandan da Japoncayı ilerletmeye başladım. 2 yıl kadar sonraydı galiba. İlk defa Japonya’ya bir burslu öğrenci gönderilmesi konu oldu. O zamanda ben seçildim ve İstanbul’un kardeş şehri olan-1974’te bizdeki Boğaziçi köprüsü yapıldığında kardeş şehir ilan edilmiş ve yine bir boğaz şehri olan-Shimonoseki’ye gitme fırsatı buldum. Orada da yine Japon ekonomisinin gelişimi üzerine, iktisadi kalkınma teorileri üzerine dersler aldım, sonra gelip burada bölümümü bitirdim. Yıl 1994’tü.

Mezuniyetimin hemen ardından da, o dönemlerde Japoncayı bilen insan çok az olduğundan yeni bir mezun olarak çok önemli bir iş teklifi aldım ve  “Türk Kültür Kasabası” adıyla Japonya’da Türk kültürünü tanıtmak amacıyla, 40 milyon dolar yatırımla yine Japonlar tarafından kurulan, bir tema parkın proje yöneticisi ve koordinatörü oldum. Benim için tabi çok heyecan vericiydi. İdealist bir genç olarak hem okuduklarımı uygulama imkânı bulacak, hem de Japonya’yı daha iyi tanıma fırsatı yakalayacaktım. Dolayısıyla, hiç tereddüt etmeden kabul ettim. Japon halkına Türk kültürünü nasıl tanıtmamız gerektiği üzerine Japonlarla birlikte sürekli çok kafa yorduğumuz muhteşembir projeydi. Çok şeyler öğrendim.

Dolayısıyla, Japonlarla ilişkim bütün hayat boyu,hatta üniversite hayatımın çok öncesini de hesaplayacak olursan,  neredeyse tüm hayatım boyunca devam ediyor. Her mevkiden, her iş kolundan insanla bir arada bulunma, vakit geçirme, onlardan öğrenme, onlarla sohbet etme fırsatı buldum. O anlamda kendimi şanslı hissediyorum. İyi ki Japonca öğrenmiş ve hayalimin peşine takılmışım.

Peki, tarihe nasıl geldik? Söylediğim gibi öncelikli amacım ülkeme faydalı olabilmek için ekonomi öğrenmekti, idealist bir genç olarak. Ancak, ekonomiyi öğrendikçe anladım ki hiçbir sonuç nedensiz olmaz. Yani,eğer Japon ekonomik gelişmesi bir sonuç ise, onun nedenlerini öğrenmeden o sonucu da kavramanız mümkün değil. Japon başarısının nedenleri nedir? Bu sorunu cevabı tarihte yatmaktadır.

Ben de ancak tarihi dinamikleri öğrenirsem sonuçları anlayabileceğimi anlayınca dönüp yıllar sonra, neredeyse 15 yıl süren, uzun bir profesyonel hayatın ardından  severek, isteyerek akademiye döndüm. Yüksek lisansımda yeniçeri ve samuray karşılaştırması üzerine bir master tezi, arkasından 20. yüzyılın başında Orta Asya’ya yapılan Japon araştırma gezileri üzerine bir doktora tezi, bu arada Japonya’ya gidiş ve uzun uzun kalışlarlarla geçen bir süre derken, en sonunda geldiğim noktayı söyleyeyim: ekonomi tamam, onun arkasındaki faktör olarak tarih tamam, ama tarihide oluşturan ana unsurun  “mindset’’ dediğimiz düşünce dünyası, düşünce yapısı olduğunu anladım. Anlayınca da “Japon gelişiminin sırrını anlamak” üzere çıktığı yolculuğun sonunda geldiğim nokta bu. Nihayet aradığım cevabı bulduğum düşüncesindeyim. Oda 1643 yılında Miyamoto Musaşi tarafından yazılan  “5 Çember Kitabı”nın içerisinde bulunuyor.’’

17.yy’da yaşayan ve ölen bir samurayın‘’5 çember-Savaş Sanatı ve Strateji’’adlı eserini Türkçe’ye çevirerek 21 yüzyıl Türkiye’sinde yeniden hayat bulmasını sağladınız. Sizi bu kitabı çevirmeye iten kuvvet neydi?

Biraz önce bahsettiğim şeylerle doğrudan bağlı. Benim o kitapta bulduğum şey basit gibi görünen bir metnin içerisine katman katman anlam dünyaları giydirilmiş olması. Miyamoto Musaşi bu kitapta sadece Şintoist, Budist, Taoist düşünce sistemleri değil, aynı zamanda Bushido adı verilen, ”Savaşçının Yolu” ya da “Samurayın Yolu” dediğimiz düşünce sisteminin içini dolduracak şekilde,hem bireyler hem de toplumlar için uzun vadeli, sürdürülebilir başarının sırlarını anlatıyor. Zaten Japonya’yı bir marka olarak düşünecek olursak, onu meydana getiren ana unsurlarda bu kitabın anlattıkları. Dolayısıyla, o kitabı fark ettikten sonra “Bu kitabı kendi dilime çevirmem lazım” dedim. Açıkçası, 17. yüzyılın ortasında yazılmış bir metni Japonca orjinalinden çevirmek kolay bir iş değildi. Ama görev addettim. Yine o idealist taraf çalıştı. Bunu halkımızla, insanımızla paylaşmalıyız, mümkün olduğunca daha fazla insana ulaşması lazım diye düşünerek derslerini açtım, kitabını çıkardım ve anlatmaya devam ediyorum.

Japonya tarihinde güçlü ve yapısal siyasi izler bırakan birçok Samuray varken neden ‘’Miyamoto Musaşi’’? Musaşi’nin ve ‘’5 Çember’’ kitabının Japon tarihindeki yeri ve önemi nedir?

Samuray, savaşçı anlamına geliyor. Yani kelimenin kendisi ‘’saburau’’kökeninden gelir ve hizmet etmek anlamındadır. Ama bu kelime zamanla, bizdeki seyfiyye ve kalemiyyeyi içerecek şekilde koca bir sınıfın tanımlayıcı ismi haline gelmiştir. Tabii ki samuray, adı üzerinde işi savaşmak olan bir savaşçı olduğuna göre savaşa ihtiyaç duyar. Öyle ya,“Savaşçı”nın var olması için “Savaş” gerekir değil mi? Fakat savaşırken samurayların veya herhangi bir savaşçının oturup yazı yazmak üzere sakinleşmesi, huzur bulması ve odaklanması pek mümkün değil, aksiyon içinde yaşar savaşçılar.

Edo” dönemine gelindiğinde, (Tokugawa dönemi olarak bilinir. Japonya tarihinde 1603-1868 yıllarını kapsayan dönemdir).-17. yüzyılın başlarından itibaren Japonya artık birleşmiş, huzur bulmuş ve ondan sonraki 250 yıl boyunca Pax-Tokugawa, yani “Tokugawa Barışı” denen huzur dönemi yaşanacaktı. Bu dönemde, savaş Japon gündeminden kalkıyor. İç savaşlar bitiyor. Bu dönem, bir sınıf olarak samurayların yavaş yavaş dönüşmekte olduğunu gördüğümüz bir dönemdir. Bürokratlara evrilirler. Doğru. Ancak, özellikle dönemin başlarında hem savaşı tecrübe etmiş, hem de huzuru yaşamış samuraylar vardı. Bunlar akıllı insanlar. Oturup düşüncelerini yazmaya başladılar. Bunlardan en önemlilerinden biri Yamamoto Tsunetomo adlı samurayın yazmış olduğu ‘’Hagakure’’adlı kitaptır. “Yapraklar Altında Gizli” anlamına geliyor. Bu kitap bütün dünyada bir strateji metni olarak, ”Samurayın Yolunu” anlamak için sıklıkla kullanılan bir ana kaynaktır.

Ancak onun çağdaşı olan Miyamoto Musaşi, özel bir adam. Neden? Çünkü Hagakure’de daha çok Konfüçyüsçü eğilimler nedeniyle toplum içerisindeki katmanların birbirleri ile ilişkilerinin nasıl olması gerektiği üzerine uzun uzadıya yazılar vardır. Siz bir samuray olarak Daimyo,(12. yüzyıldan, 19. yüzyıla kadar Japonya’da hüküm sürmüş olan en güçlü feodal hükümdarlar, derebeyleri) yani beyinize karşı nasıl davranacaksınız, ailenize karşı nasıl davranacaksınız, büyüklere nasıl, küçüklere nasıl davranılacak, çalışma arkadaşlarınızla nasıl iletişim kuracak, nasıl hitap edeceksiniz  gibi sosyal düzeni oluşturan kuralları anlatır. Genelde  ilişkiler üzerinedir. Fakat “5 Çember Kitabı”nın yazarı Miyamoto Musaşi Yamamoto’dan farklı olarak bir memurdan ziyade hayatı mücadele ile geçmiş bir savaşçı,  13 yaşından itibaren ölene kadar girmiş olduğu 60 düellonun tamamından başarıyla ayrılmış muhteşem bir kılıç ustası. Ayrıca onu ilginç kılan özellikler bunla da sınırlı değil.

Musaşi,Japon sanat tarihine malolmuş bir mürekkep resmi sanatçısı, bir heykeltıraş, bir zen bahçesi tasarımcısı, bir kaligraf, bir şehir planlamacısı. Bunları görünce, Musaşi’nin benim gözümdeki değeri daha da arttı. Ama bu şaşırtıcı özelliklerin de ötesinde,  asıl bende derin saygı uyandıran ve bunu muhakkak tercüme etmeliyim noktasına getiren, kitabın kendisini okumamdı.Kitap çok akıllıca, hatta dâhiyane bir şekilde tasarlanmıştır.

Uzak doğu felsefesinde kâinatı oluşturan 5 ana element olan, Toprak, Su, Ateş, Rüzgar ve Boşluk alt kitaplarından oluşur. Bunların tamamı birleşip bir bütün oluşturmaktadırlar. Dolayısıyla Musaşi, daha baştan itibaren sembolizmle iç içe geçmiş bir anlam katmanları dünyası bize sunmaktadır. Bir Japon atasözü vardır; “Kişinin kabı ne kadar büyükse o kadar su alır.” diye. Yani siz ne kadar hazırsanız, o kadar çok şey alabilirsiniz bu incecik küçücük kitaptan. Buradaki meydan okuma hoşuma gitti. Eserini zekice tasarlamış olması ve bunu 17.yüzyılın ortasında, bir mağarada, ölmeden birkaç ay önce yapıyor olması, ona karşı saygımı artırdığı gibi,sesinin günümüzde bir araç olarak benim üzerimden duyulması gerektiğine karar verdim. Böyle geldi kitap.

Erdal Küçükyalçın | Türkiye ve Japonya Üzerine Röportaj

Kendi savaş sanatı yolunu 5 bileşene (Toprak, Su, Ateş, Rüzgâr ve Boşluk) ayıran Miyamoto Musaşi,kendi döneminin samuray ekollerinin yanı sıra, içinde yaşadığı 17. yüzyılın çok ötesinde başka ülke ve sistemlere hitap eden bir hayat felsefesi tasarlıyor. Bu sembolleri ve temsil ettikleri Öz’ü biraz açabilir misiniz?

Elbette. Tam da bu noktaya gelmiştik zaten. Burada önemli olan, onun da fark ettiği, aslında herkesin fark etmesi gereken şey: “Stratejik Liderlik” diyorum ben ona.Stratejik Liderlik demek,uzun vadeli başarı demektir. Yalnız dikkatini çekmek istiyorum, burada liderlik derken kastettiğim şey sadece siyasi liderlik değil. Bu ülkemizde yanlış anlaşılıyor. Bunun düzeltilmesi lazım.Her alanda, her iş kolunda; ister inşaat işçisi, ister mimar, ister otobüs şoförü olun, her alanda liderler yetiştirmek önemlidir.

Japonya’da biz bunun uygulamalarını görüyoruz. Herkes her ne iş yapıyor ise, örneğin temizlikçiyse işini kimseye yenilmeyecek kadar iyi yapmak amacıyla çalışmaktadır. Aslında o farkında olmadan Miyamoto Musaşi’nin öğretilerini uygulamaktadır. Bir demirci dünyada hiç kimseye yenilmeyecek kadar iyi bir demirci olmayı hedeflemektedir ve bunun için çalışmaktadır. Her gün kendisini yenmek için uğraşmaktadır. Dolayısıyla, oda Musaşi’nin öğretilerini, 5 Çember ’de anlattıklarını uygulamaktadır. Böyle bakıldığında tüm Japon toplumunun, her alanda “Dünyanın En İyisi Olmak” hedefiyle çalışmakta olduğu anlaşılır.

Tüm bu yıllar boyunca Japonya’da hangi alanda kiminle karşılaştıysam-istisnalar olmakla birlikte tabii genel kuralı söylüyorum-bu kitapta anlatılan değerlere sahip olduğunu gördüm. Sorsanız bugünün Japonlarına “bilmiyorum, okumadım” diyeceklerdir, ama bunu içselleştirmişler. Nasıl görüyoruz bunu? Mesela, uluslararası futbol kupalarında Japon taraftarlar kendi oturdukları tribünleri maç bittikten sonra temizlerler, bütün dünyada döner onlara ağzı açık bakar. Bir yandan için için takdir ederiz ama hiçbirimizin onu yapmaya niyeti meyli yoktur. Bırakın kendilerininkini, etrafta başkalarının tribünlerini de elimiz değmişken toplayalım dediklerini ve yaptıklarını görürsünüz. Bunda herhangi bir zul hissetmezler, çünkü daha çocukluklarından itibaren kendi sınıflarını kendileri temizler, yemeklerini kendileri getirir, bulaşıklarını kendileri temizlerler. Çünkü insan yaptıklarından sorumludur, bu eğitim tarzı bireylere sorumluluk duygusunu aşılar.

Şimdi dönecek olursak, Musaşi’nin bütün Japon toplumuna bu kadar mal olmuş olmasının sebebi samurayların ondan etkilenmiş olması, yani Edo dönemi boyunca -o tabi 17.yy. sonlarında vefat edecek- bütün Edo dönemi boyunca samurayların düşünce sistemine onun öğretisi sızacak ve bu düşünce sistemini iyice hazmeden samuraylar Japonya’yı bir dünya gücü haline getirecek olan Meiji Modernleşmesini–(1868 yılında İmparator Meiji idaresi altındaki Japonya’nın imparatorluk yönetimini yenileyen bir olaylar zinciridir)-doğuracaklardı. Modernleşme hareketi ile birlikte samuraylar bir sınıf olarak ortadan kalksa da,samurayların bizatihi kendileri yok olmamıştı. Onlar yeni Japonya’nın kurucularıydılar. Onlar eğitim bakanları oldu. Onlar profesörler oldu. Onlar iş adamları oldu. Hepsi bu samuray ruhunu ve düşüncesini benimsemişlerdi. Ne yaptılar? Kitaplara, modern eğitimin içerisine bunu yedirerek bütün halka yaydılar. Bu süreç bugün hala devam ettirilmektedir.

Şimdi bahsettiğimiz 5 çember, 5 element veya bileşen diyelim bunlara;Toprak, Su, Ateş, Rüzgâr ve Boşluk, hepsi Uzakdoğu felsefesinde birer sembol.Ama şunu en basite indirgeyerek şöyle söyleyebiliriz:

Toprak aşamasında söylediği şudur; nasıl ki bizler ayaklarımızın altında katı bir zemin olmadan ilerlemez isek, havada,boşlukta devinir dururuz. Aynı şekilde kendi tarihimizi ve kimliğimizi de bilmezsek ilerleyemeyiz. Yani hem kişiler bireyler olarak bizler, hem toplumlar olarak bütün toplum, tarihini bilmeden, üzerine basacağı katı zeminden mahrum kalmış sayılır. Ama bunu hamasetle değil, mantık süzgecinden geçirerek,yargılamak için değil anlamak için bakarak öğrenmekten bahseder. Kendinizi öğrendikten sonra hedefiniz ortaya çıkar. En başta ne dedik;hiçbir sonuç sebepsiz değildir. O sebepleri öğreneceğiz ki sonuçlara doğru yol alacağız. Dolayısıyla Toprak aşamasında bize önerdiği bir roadmap, bir yol haritası çıkarmak,yani hedefimizi ve ona giden yolları belirlemek. Hedefi olan insanla olmayan insan arasında çok büyük fark vardır. Aynı şekilde, hedefi olan toplumla olmayan toplum arasında da bu böyledir. Hedefi olan insanın bakışları odaklanır ve bütün varlığı ona doğru yönelir, gücünü toplar, odaklanma yeteneği artar. Dolayısıyla, hedef sahibi olmak önemlidir, ama bunu yapabilmek için kendiniziiyi tanımalısınız.
Su kitabında anlattığı şey teknikleridir. Kılıç tekniklerini anlatır gibidir ama aslında yapmak istediği öğrenme prensibini bize önermektir.Yani hayatta önemli olan öğrenmek, öğrenmek ve öğrenmektir. Yeni teknikler öğreneceksiniz. Hedefinize giden yolda hangi silahlara, hangi enstrümanlara ihtiyacınız varsa onları edinmek için uğraşacaksınız, gayret göstereceksiniz ama bu öğrenme süreci iki şeye özellikle ihtiyaç duyar. Bir tanesi merak duygusu, ikincisi iseçok çalışma. Merakı olmayan insan ve toplumlar gelişemezler. İçinde bulunduğumuz kültür bölgesinde bunu görüyoruz.Yani Ortadoğu vaktiyle dünyanın en gelişmiş bölgesi iken o merak duygusunu, o keşfetme ve ilerleme duygusunu kaybettikçe, sabitleştikçe katılaşmış, hareket edemez hale gelmiş ve ilerlemeyi bırakmıştır. Tarih boyunca bunu kim yaptıysa o yükselmiştir. Ki belli bir noktadan sonra Doğu’dan öğrenerek batılıların yapmaya başladıklarını görüyoruz.  Yani haçlı sefeleri ile gelirler, öğrenirler, araştırırlar, yazarlar, tercüme ederler…Dolayısıyla merak duygusu diyelim biz ona, öğrenme iştahı keşfetme ihtiyacına dönüşür ve “Keşifler Çağı” başlar. İslam dünyasının ve bizim kültür bölgemizin geriye gidişi ve Batı’nın ileriye çıkışı da bu ‘’MERAK’’ duygusunun el değiştirmesi ile ortaya çıkmıştır. Tabii tarihten baktığımızda görmemiz gereken açık gerçek şudur: Bütün antik metinler Bağdat civarlarında arşivliydi ve çoktan Arapçaya çevrilmişlerdi.  Şimdi merak duygusunu koyalım bir tarafa, Su Kitabı’nda aynı zamanda fleksibilite,yani esnekliği, yeni durumlara adapte olurken esnek olmayı önerir Miyamoto Musaşi. Ona göre “Sabitlik ölümdür!”
Ateş kitabında ise “Öğrendiklerinizi hayata uygulayın” der. Yani bir şeyi biliyorsan ve onu hayata uygulamıyorsan, onu bilmiyorsun demektir. Bu Konfüçyüsçü öğreti. Nasıl ki bir bilge kişi bilgisinin derinliğine uygun davranırsa, sıradan insanlar olarak bizler de o davranış kalıplarını hayatımıza uygularsak bizler de bilgeliğe adım atabiliriz anlamına geliyor.  Buna bilgi-eylem birliği diyoruz. Bilgi-eylem birliği Konfüçyüsçü öğretilerden bir tanesi.Bildiklerinizi hayatınıza uyguladığınız zaman yeni şeyler öğrenip feedbackler alacak ve daha da ilerleyeceksiniz. Japonların karşılıklı saygı ifadesi olarak, selamlaşırken birbirlerine doğru eğilmeleri bu prensibin pratikte uygulanışıdır. Zira bir Japon atasözü: “Olgunlaşan başak eğilir!”.
Dördüncü kitap Rüzgar’dır. Rüzgâr’da der ki; nasıl ki rüzgâr başka yerlerden bize sesler, kokular getirir; sizler de bu aşamada yaptığınız şeylerin benzerlerini dünyada başka kimler yapıyor öğrenin. Başka ne tür yollar var? Onları da öğrenin ondan sonra kendi Yol’unuzun sağlamasını yapın. “Çünkü”, der “Şimdi yapacağınız küçük bir sapma zamanla sizi yolunuzdan çok uzağa bir yere götürebilir.”. Şunu dememeliyiz yani. Japonlar demezler bunu. Mesela: “Aman ne olacak şunu da yapmayı verelim, bunu es geçelim, bunu da boş geçelim vb.”O yüzden Japonya’da bakın bahşiş yasaktır. Bahşişin yasak olduğu yegâne ülkedir. Bahşiş yasak çünkü bahşiş küçücük bile olsa karşınızdakinin gururunu almaktır aslında. Gururunu satın alırsınız. Böyle bakarlar. Samuray düşüncesidir işte bu. Samuray aç da kalsa, karnı tokmuş gibi gezerdi. Aç olduklarını kimse fark etmesin diye kürdan ile gezerlermiş. Yani gurur. Bir milletin ve bir insanında gururlu olması çok önemlidir. Ancak burada içi boş bir gururdan değil,  içi dolu bir gururdan bahsediyorum. Nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilmemekten bahsediyoruz. Ahlaktan bahsediyoruz. Bunları önemsiyorlar. Bu, savaşçı düşüncesidir.
Son olarak, geldiği nokta boşluk kitabıdır. Boşluk kitabı sadece bir sayfadır. Çünkü arife tarif gerekmez. Bu noktaya kadar geldiysen, sen zaten bu küçücük şeylerden anlayacaksın demeye getirir. Boşluk kitabı her şeyi tamamlayandır. Yani uzayı kâinatı düşünelim. Atomların çevresini, en küçük atomun çevresi, elektronlarla arasında boşluklar var değil mi?  Demek ki boşluk tamamlayıcıdır. Son yapılan araştırmalar uzaydaki boşluğunda boş olmadığını, bir özgül ağırlığının olması ihtimalinden bahsediyor. Her şeyi bütünleyendir birleştirendir boşluk. Yokluk demek değildir. Dolayısıyla, bir ruh getirmek lazım yaptığınız işe diyor. İşinizi en iyi şekilde yapmaya devam ederseniz günün birinde o kadar ustalaşırsınız ki  işinizin üzerine ruh katmaya başlarsınız. Zaten şundan bahseder. Sen yolun mantığını kavradıkça veya yolunda ustalaştıkça çevrende saygı uyandıracak bir özgünlüğe ulaşacaksın der. Özgünlük yaptığınız işe ruh katmak demektir. Benzersiz olmak demek, eşsiz bir şey üretmek demektir. Japonya’da bu tip üreticileri çok görüyoruz.

Örneğin bir üretici var. Dünyanın en iyi makaslarını üretiyor .Bu işi küçücük bir atölyede yapıyor. Yahut başka bir adam var, taşrada bir yerde küçük bir köyde üretim yapıyor. Füzelerin en ucunda ufak bir başlık varmış, robotlar o kadar pürüzsüz yapamıyorlar. Bu özel bir yöntem geliştirmiş ve bütün o füzeler için o parça ondan isteniyor. Ama belli bir sayıda yapıyor.Daha fazla kazanayım diye fabrikalaşmak istemiyor. Bunu mükemmel yapmam lazım, bu kadar yaparım, daha fazla yapmam diyor. Bu mükemmeliyetçiliktir.

Bizde nedense mükemmeliyetçilik kötü bir şey gibi algılanıyor. En mükemmeli oluşturmak mümkün değilse bile, yapabileceğinizin en iyisini yapmak konusunda kararlılık önemli. Bizde birçok şey ‘’Kervan yolda düzülür’’düsturunca yürütülmeye çalışıldığı için onu doğru sanıyoruz. Hâlbuki Japon tam tersini düşünür. Kervan yola çıkmadan önce bütün o yol ’un planlaması lazım. Nerelerde duraklar olmalı, su kaynakları nerededir, develer kaç gün su içmeden gidebilir gibi. Bütün bunları önden hesaplayıp ona göre hareket edecek. Japon budur, hazırlık önemlidir onun için.

Ancak,merak etmeyin hep böyle değildik. Örneğin, Osmanlı ordusu bunu çok iyi yapardı. Lojistik hesapları yapan insanlar vardı. Rasyonel düşünüyorlardı bunlar. Her sefer sırasında belli noktalarda ki iki-üç kilometrede bir menzil taşı dikerlerdi. Menzil tepeleri yaparlardı. 100.000 kişilik ordunun duracağı ordugâhların yapılacağı yerler önceden belirlenirdi. ”Sürsat Pazarı” denen pazarcı esnafı ordu ile birlikte yürürdü. 100-150,000 kişinin hareket etmesi demek, etrafına hiç zarar vermeden hareket etmesi demek, muhteşem bir planlama ile mümkündür. Dolayısıyla bizim atalarımız, Musaşi’yi bizden daha iyi anlarlardı. Eminim buna. Çünkü “Hazırlık yap! Planla!” diyor.

Veya örneğin şuradan yola çıkalım, Japonlarda “Yay’ın Yolu” derler, bizde “Okçuluk” diyoruz şimdi. Yayın yolu yaya, yani sürece, hazırlığa vurgu yapıyor. Ok ise direk atılacak olan nesneye, hedefe vurgu yapıyor. Biz her zaman 12’yi vurmakla, sonuçla ilgiliyiz, Japon ise süreçle ilgilidir. Japon diyor ki süreci iyi tasarlayıp uygulamasını iyi yapmazsan, sürdürülebilir iyi sonuç alamazsın. Bir an parlayıp kayboluveren havai fişekler atmış gibi olursun. Ara ara tesadüfen başarıyı yakalarsın ama sürekli olarak başarılı olamazsın. Nasıl anlıyoruz bunu? Dünyada iki üretici toplum var. İkinci Dünya Savaşında yerle bir olmuş, kaybetmiş toplumlar. Birisi Japonya,birisi Almanya’dır. Bunlar ne ile ilerliyorlar, üreterek ilerliyorlar. Üretmek için ve sürekli başarılı olabilmek içinde mutlaka süreci iyi tasarlamak, çok çalışmak, plan yapmak ve mümkünse kervanı yolda düzmemek lazım.

Genel olarak savaş sanatı yolunu tarif ederken insanın hayatta yürüyebileceği yolları dörde ayıran Musaşi, bunların; Savaşçı, Çiftçi, Zanaatkâr ve Tacir ’in yolu olduğunu söyler. Bunlar kendi döneminde inceleyebileceği profesyonel gruplardı. İçlerinden savaş sanatı yoluna en çok benzettiği ise marangozluktur. Neden marangozluk? Sizce günümüzde marangozluk örneğine alternatif ne olurdu?

Marangozluk, çünkü dönemin Japonya’sında bütün binalar, tapınaklar, evler dâhil her türlü bina ahşaptan yapılıyordu. Dolayısıyla, marangozlar bizim bildiğimiz anlamda sadece mobilya yapan, kereste kesen insanlar değillerdi. Bina yapıyorlardı. Bu anlamda bakıldığında, günümüzde mimarlığa benzer. Belki de, mimarlık ve inşaat mühendisliğinin bir arada yürütüldüğü bir hal gibidir. En çok benzediği meslek mimarlık olabilir. Ama burada Musaşi’nin kastettiği Stratejik Liderliktir. Nedir? Büyük resmi görebilecek olan insanlardır. Musaşi komutanları, başkalarına yön gösterebilecek, başkalarına ilham verebilecek insanları tarif etmeye çalışıyor. Onları marangoza benzetiyor.

Aslında, sadece mimarlar veya samuraylar için değil, bütün meslek dalları içinde geçerli bu söyledikleri. Hangi meslek aklımıza gelirse gelsin; Bilgisayar mühendisliğini de marangozluğa benzetebiliriz. Yani ne açıdan benzetebiliriz? Tasarım yapabilecek, onu planlayabilecek,bütün detaylara hâkim olabilecek. Daiku – 大工-yani marangoz kelimesi iki harfle yazılıyor. Aynı zamanda bu harfler kendi içinde ”Büyük Tasarım” anlamına geliyor. Lider, büyük tasarım yapan, uzun vadeli tasarımlar yapabilen kişidir. Tasarımdan kastımız nedir? Birbiri ile ilişkili parçalardan oluşan bir bütünü görebilmek. Ancak böyle insanlar strateji çizebilirler, hedef gösterebilirler, ama unutmamak gerekir ki bunlar iyi araştırmacı olurlar, başarılı işler için uzun bir hazırlık süreci gerektiğini bilirler.  “Hadi yapalım, nasıl olsa bir şekilde çözeriz” ile işe başlamazlar.

Bu kitap, Hem Asya genelinde tarihsel üstünlüğü ile örnek teşkil eden ve Malezya’da‘’Doğu’ya Bak’’ politikalarına ilham olan, hem de Türkiye’de disiplin ve iş ahlakı ile bilinen Japonların dünyasını organizasyonel ve yönetim bazında nasıl etkilemiştir?

Şöyle söyleyebilirim:Benim Japonya’da iletişimde bulunduğum bütün önemli yöneticilerde, lider vasfı bulunan insanlarda gördüğüm şey, ne kadar katmanlar arasında yükselirsen, o kadar çok Musaşi’yi bilen okumuş, tarihine hâkim insanlarla karşılaştığındır. Bu insanlar oluşturdukları başarı hikâyelerinin tesadüf olmadığının canlı kanıtları gibidirler. Ne kadar çok başarı hikayesi var değil mi?Sony, Mitsubishi, Mitsui, Sumitomovb. gibi niceleri mevcut.

Japonya üretici olması ile ön plana çıkıyor. Toyota çok iyi bir örnektir. Toyota ProductionSystem-(Toyota üretim sistemleri/TPM) diye bir sistem geliştirmişlerdir, özel üretim sistemleri; bakımından, tasarımına her şey detaylandırılmıştır. Veya yine Japon mühendisler “5S” (5S Kuralı ve İş Güvenliği) , “Just in Time” (Tam zamanında/ JIT) veya “Kanban” (Çizelgeleme) sistemleri adıyla bir dizi üretim sistemi geliştirmişlerdir. Bu sistemler sadece Japon firmalarında değil, bütün dünyadaki üretim şirketlerinde kullanılan yöntemlere dönüşmüştür.

Aslında şirketlerin veya toplumun genel yapısılarına baktığımızda birbirine benzerlik gösterdiğini görürüz. Japonya’dan tepedeki kişi semboliktir, aynı Japon halkı ve İmparator gibi. Yönetim kurulu başkanları hatta başbakanlar da birer semboldür. Çünkü sistemin kendisi çok iyi kurulduğu için başına kim geçerse geçsin mekanizma kendisini sürekli olarak devam ettirir. İşler daima istişare ile götürülür. İyi bir hazırlık sürecinin kalıcı başarı için olmazsa olmaz şart olduğunu bilirler.

Bir insanın ve toplumun bana göre, sahip olabileceği en büyük yetenek organize edebilme yeteneğidir. Bunu Japonya’da en yüksek seviyede görüyoruz. Örgütleme yeteneği. Japonya’da insanlar okulların dışında, kendi aralarında da  “Dojo’’dediğimiz uzak doğu sporlarını öğreten okullar yoluyla örgütlenmişlerdir. Aikido’su var, Kendo’su var, Judo’su var vs. Bunların hepsindeki “do”Yol’dur. Zaten “Dojo” da “Yol’un Mekanı” anlamına gelmektedir. Bu Yol’ları sivil toplum organize eder. Ama toplumun organize olma/etme yeteneğini gösterdiği alanlar dojolarla da sınırlı değildir. Örneğin, deprem hazırlığı içinde yılda birkaç kere hep birlikte toplu tatbikatlar yapılır, alarmlar duyulur ve kriz anında herkes ne yapacağını bilir. Herkes komşusunu kontrol eder. Listelere bakılır. Siteler bir araya gelirler. Birliktelik duygusunu işler, grup ve takım çalışmasını iyi yapabilirler. Biz maalesef birlikte uyum içinde çalışma, yani takım çalışması konusunda Japonlar kadar iyi değiliz.

Kılıçların kullanım şekli ile teknik bilgi verdiği bir bölümde ‘’Sabitlik ölümdür, sabit kalmayan hayatta kalır’’ diyor. Bu sözün günümüz Japonya’sını ifade ettiği düşünülebilir mi? .

Tabii Japonya yaşlanıyor, dolayısıyla da bahsettiğim konuları uygulaması zorlaşıyor. Sabit olmamak için insanın da biraz genç olması gerekiyor belki.Ama unutmamak gerekir ki, her genç esnek olacak ve her genç hareketli diye bir şey kural yok. Öyle gençler var ki kafaları katılaşmış, yeniliklere kapalı.Sadece kendi bildiğinin doğru olduğunu düşünüp başkalarının yanlış olduğunu zanneden gençler var. Dolayısıyla, gençlik yaşla doğrudan alakalı değil.

Japonya’da bunun hala uygulamada olduğunu söyleyebiliriz, çünkü 120 milyonluk hızla yaşlanmakta olan bir toplum olmasına rağmen 1 milyar 200 milyonluk, kendisinden 10 kat fazla nüfusa sahip olan Çin’in yeni geçebildiği, hala dünyanın ilk üç ekonomisinden biri olan bir Japonya’dan bahsediyoruz. Önümüzdeki 50 -60 yıl boyunca da ilk 5’ten inmeyeceği hesap ediliyor şimdi. Bunun için şimdiden planlar yapıyorlar. Grand-Design (Büyük Tasarım) yapıyorlar. 50 yıl sonra nerede olacağız gibi. Ve bunu herhangi bir güncel politik ve siyasi ayrıma düşmeden, toplumun geleceğini tasarlamak için yapıyorlar. Bunu yaparken de  araştırmanın önemini bildiklerinden veri topluyorlar, veri tabanları oluşturuyorlar. Eskiden beri Japonya’da istatistik önemli bir alan çünkü Japonlar çok iyi biliyorlar ki:“Sayısallaştıramadığın şeyi yönetemezsin!”. Rakamlara ihtiyaç var, dolayısıyla bunu uyguluyorlar genel olarak.

Erdal Küçükyalçın | Türkiye ve Japonya Üzerine Röportaj

Musaşi savaş sanatının yalnızca kılıç kullanmaktan ibaret olmadığını, akıl, sezgi, duyarlılık, empati gibi bir dizi başka yetenek ve çok çalışma ile birleştirildiğinde bireyi özgür ve özgün kılacağını söylüyor. Baskın olarak Jin, yani empati ön plana en çok çıkan unsurlardan bir tanesi. Neden empati? Japonların empati anlayışı ile Türklerin empati anlayışı arasındaki yapısal farklılıklar nelerdir?

Yapısal temel farklılık şu: Türkiye’de belki sempati var, ama empati yok. Biz birbirimize duygusal bağlarla bağlanmayı, birbirimizden nefret etmeyi, birbirimize kızmayı veya âşık olmayı veya birbirimize sarılmayı yahut pataklamayı böyle uçlarda dolaşarak seviyoruz. Duygusal bir milletiz. Japonya’da ise mantıklı, rasyonel bir toplum görüyoruz. Daha bilge bir toplum görüyoruz. Biz çocuk gibiyiz.Bir hata yaptığımızda, biz yapmadık başkalarının suçu, biz kurbanız demeyi belki de seviyoruz. Milli maçta kaybettiysek rüzgâr ters esti, ya da hakem taraf tuttu diye onları suçluyoruz. Hiç demiyoruz ki  “Bir şeyi yanlış yapıyoruz herhalde, 5-0 biz yendik de, gol attık da hakem mi bizi durdurdu?” demiyoruz. Yani bilge insan suçu kendinde arar, ham insan suçu başkasına atar. Biz maalesef ham bir toplum olarak yaşıyoruz. Dolayısıyla biz sempati duyabilir ya da hızla tersine dönüp kıza da biliriz  başkalarına.

Empati ise kendini muhatabının yerine koymaktır. Sen olsaydın nasıl düşünürdün, nasıl hissederdin böyle bir durumda demektir. Yani bir doktorun hastasına sempati duyması beklenmez ama empati duyması beklenir. Çünkü benim ağzımdan bir doktor olarak duyacağı her sözün o insanın dünyasını karartabileceği veya ona cesaret verip belki iyileşmesini sağlayabileceğini benim bilmem gerekir. Bu empati. Empati duygunuz güçlü ise o zaman şu oluyor.Siz bir şey üretirken müşterininizin neye ihtiyacı olacağını önden anlamaya çalışır ve onun isteklerine ve ihtiyaçlarına uygun bir ürün veya hizmet üretmeye gayret edersiniz. Bunu yaptığınızda ürününüz satıyor, başarılı oluyor uzun vadede. Yapmaya devam ederseniz de bir marka olursunuz. Japonlar bunu yapıyorlar. Hep daha iyisini, müşterinin istediğini, hatta daha fazlasını üretmeye çalışıyorlar.

Bizde mesela müşteri şikâyet departmanları en ücra bir köşeye atılır ve pek sevilmez. Hâlbuki Japonya’da en önemli yerlerdir çünkü müşteri ürününüzden şikâyet edince size aslında daha iyi bir ürün üretme fikri vermiş oluyor.Unutmayın ki, Miyamoto Musaşi’nin düsturunun temelinde yatan şey insanın kendisi ile yarışması gerektiğidir. Asıl mücadelen kendin iledir. Kendinden daha iyi olmayı hedefleyeceksin diyor. Bunu da şöyle formüle ediyor:Bugün dünkü kendini yenersen, yarın acemileri ertesi gün ustaları yeneceksin!”. Mesela bu konuyla ilgili şöyle bir anekdot var:

Genç bir rahip adayı bir zen tapınağına gider ve yaşlı, bilge bir rahibe “Ustam beni eğit ve bana yol göster?”Bilge “Tamam peki”der. “Bak”, deyip kuma biz çizgi çizerek “Bunu kısalt” der. Genç bir süre baktıktan sonra birazını siler ve “Kısalttım” der.  Bilge,“Şimdi git, bir sene sonra gel” der. Genç gider, tam bir sene sonra tekrar gelir. “Ustam, hadi şimdi hazırım” der ve çizgiyi kolunu üzerine koyarak kısaltır. Bilge, “Olmadı, git ve bir yıl sonra tekrar gel” der. Genç ertesi yıl dönüp geldiğinde kabul edilip, edilememe endişe içinde ” Ustam lütfen beni rahle-i tedrisatınıza kabul edin” der. Ancak bilgeyine bir çizgi çizer ve tekrar “Bunu kısalt” der. Genç rahip adayı yapamayacağını anlayınca, “Yapamıyorum, siz bana gösterebilir misiniz?” deyince bilge de: “Şimdi oldu” diyerek asası ile ilk çizdiği çizginin yanına daha uzun bir çizgi çizer ve “İşte şimdi kısaldı’’ der.

Bu hikayede anlatılmak istenen;insanın başkalarıyla değil kendisiyle yarışması gerektiğidir.  Yani, önce kendini başkaları ile rekabet üzerinden değil, kendi içinde cevapları bularak inşa etmek, sonra toplumu, sonra da geleceği inşa etmektir aslolan. Bunu yapıyor Japonya. Keşke, bizde bunu yapabilsek. Oysa o kadar yabancılaşmışız ki bu duyguya kendi dilimizde varolan karşılığını dahi unutmuşuz günümüzde: “ Diğerkâmlık”. Unutmayalım ki, empati yeteneği olmadan bütün bunların yapılması, müreffeh bir toplum inşa etmemiz mümkün değil.

Kendi ekolüne ‘’iki kılıç bir’’ adını veren Musaşi, ‘’ Eğer öleceksen tüm silahlarını sonuna kadar kullanmış olmalısın. Silahların belinde dururken ölmek olur mu’’ Ekolünü özetleyen bu cümle ile anlatmak istediğini bizTürkiye perspektifinden nasıl anlamalıyız?

Şunu söylemek istiyor: sahip olduğun bütün imkânlarını, yeteneklerini kullanmalısın bu hayatta çünkü hayat kısa ve sonlu, sonunda hepimiz öleceğiz. Yüzyıl sonra şuanda dünyada olan hiç kimse olmayacak bu hayatta, buna sen bende dâhiliz. Dolayısıyla şuanda yaşadığımız şey bir hayal. Biz insanlar olarak kendimizi önemli zannediyoruz , kainatın büyüklüğüne baktığımızda vehmettiğimiz kadar önemli olmadığımızı rahatlıkla görebiliriz.  Bizler hayalden ibaretiz. Japonlarda bu geçicilik duygusu çok güçlüdür. ‘’Wabi-Sabi’’-( Japon estetiğinde geçicilik ve kusurun kabulü üzerine odaklanmış bir dünya görüşüdür)denir buna. Bunuda bütün topluma anlatmak üzere sakura’ların(Japonya’da meyve vermeyen bir tür “Kiraz Ağacı”dır) açtığı bahar aylarında bütün toplum ailecek veya şirket olarak gruplar halinde giderler,neşeyle açan ve hızla solarak düşen çiçekleri seyrederler. Buda yine bir samuray geleneği, ama toplumun geneline yayılmış. Nedir bu? Geçicilik, yani insan hayatının geçici olduğu hakikati .

Dolayısıyla bir ağustos böceği kadar güçlü yaşamalı insan. Yani Japonya’daki örnek şudur. Semi denilen ağustos böcekleri sadece ağustos ayında çıkıp iki üç gün hayatta kalabiliyorlar ve nasıl bağırışıyorlar canhıraş. Etraf onların şarkıları ile doluyor. Çünkü bu böceklerin sembolik olarak az yasayacağını bildiklerine inanılır. O yüzden muhteşemce yaşamak istiyor kısacık hayatını, çıkarabileceği en büyük sesi çıkarmak istiyor. Varlığını tam olarak gerçekleştirmek istiyor. Yani kendimizi akışa bırakmak, yeterince gayret etmediğimiz için günlerin, ayların, yılların akıp gitmesi… Yazık değil mi hayat mücadelenizde kullanmadan bırakacağınız belinizdeki silahlara? Var gücümüzle yaşamazsak, tüm kapasitemizi kullanmadan gidiyor olacağız hepimiz.

Belli bir yere kadar – ki ben ona kanının değil, terinin son damlasına kadar çalışmak diyorum -gayret ettikten sonra elinizden daha fazla bir şeyin gelmediği bir nokta olabilir. Ondan sonrasına tevekkül diyoruz, tevekkül var bizim kültürümüzde, ama onu rahatlık için bir vesile olarak kullanıp gerçekten son noktaya kadar çalışmadan bıraktığımız ve tevekkül sandığımız çok şeyler de var. Çoğu zaman çoğumuz gerçekten çok çalışmıyoruz, hatta verdiğim konferanslarda sorduğum ilk soru o oluyor: Hayatını yaşamak nedir? Hayatını yaşamak deyince ne geliyor aklınıza? Herkesin kafasında eğlenmek, para, yan gelip yatmak vs. var. Japonlar için öyle değil. Japonlar için yaşamak, yani hayatın kendisi çalışmaktır.

Çalışmak olumsuz bir şey değil. Bize yanlış öğretilmiş eğer böyle düşünüyorsak.İçinde bulunduğumuz dönem için söylüyorum çünkü atalarımızın öyle olmadığı açık. Dünyaya hükmeden bir imparatorluk kurmuşlar, demek ki onlar çalışıyorlardı.Bunun lamı cimi yok. Bir, rasyonel düşünüyorlarmış, ikincisi ise çalışıyorlarmış. İşte Miyamoto Musaşi bu nedenle bütün kitap boyunca çalışmanın defalarca eş anlamlı ama farklı kelimeleri kullanarak tekrar tekrar çalışmanın önemine vurgu yapmaktadır.

Her birimizin yapabileceğimiz en fazla oranda, en çok şekilde çalışmamız lazım. Tek tek gayretlerimiz bir bütün oluşturur. O zaman liderlik yapan bireylerin her biri, çok çalışan bireylerin toplamı, tek tek yaptıklarının toplamından daha büyük bir şeye dönüşür.Acaba hangimiz gerçek anlamda sınırlarımızı zorluyoruz? En fazla üniversite sınavına girerken öğrenciler sınırlarını zorluyor.Veya ölüm kalım zamanlarında, bilhassa savaş zamanlarında insanlar hayatta kalabilmek için çok zorlarlar kendilerini.Oysa barış zamanlarında  yine bırakıverirler  kendilerini, herkes rahat. Hâlbuki başarı dediğimiz şey uzun bir engelli maraton gibidir. Gökten zembille düşmeyecek, piyango çoğumuza vurmayacak. Yani tesadüfler ve hayaller peşinde koşarak değil, önümüze bakarak, önce plan yapıp her bir adım için daha çok, daha çok çalışırsak uzun vadede Türkiye’nin hak ettiği çok daha iyi yerlere gelebileceğine inanıyorum. Kural bu. Bunu geçmişte de, günümüzde de hangi toplum yapmışsa o kazandı ve kazanmaktadır.

Kitabın sonunda kendi ahlaki görüşlerinin yer aldığı bağımsızlığa götüren 21 ilke ile Musaşi bizlere ne söylemek istiyor?

Söylemek istediği, bütün kitapta anlattığı şeyin bir özeti gibi.İnsan hedefini belirler, kendi Yol’unu görür, ona doğru kararlılıkla yürür, terinin son damlasına kadar gayret ederse, ve bundan da bugün yarın yorulmadan, bütün hayatı boyunca gayret etmeye kararlı bir şekilde devam ederse öyle bir noktaya geliyor ki etrafında saygı uyandıracak kadar işinin ustası oluyor. Parmakla gösteriliyor, adını yüceltiyor ve tarihe bırakıyor. Bak Miyamoto Musaşi 4oo yıl sonra yaşadığı yerden binlerce kilometre uzakta, burada şimdi konu oluyor. Biz onu şimdi başkalarına anlatabiliyoruz. Bu onun büyük başarısıdır. Kendini örnek yapmasıdır.

Dolayısıyla, her birimiz kendi alanlarımızda birer örnek oluşturabilirsek, emin ol, bütün dünyaya da Türkiye olarak bir örnek oluşturabiliriz. Ama bunu ne zamanki fark edeceğiz, ancak o zaman olacak. Hazır yiyerek, sadece finansal bir ekonomi inşa ederek olmaz. Üretken olmadan olmaz. Aynı Japonlar gibi bizimde doğal kaynaklarımız kısıtlı. Bizim de onlar gibi çalışarak üretici ve yaratıcı olarak, daha ilginç ürünler ve hizmetler üreterek, uzun vadeli başarılı olmayı hedeflemekten başka çaremiz yok aslında. Japonlar bunu böyle yapıyorlar, Almanlar bunu böyle yapıyorlar. Almanların da sınırsız kaynakları yok. Türkiye’de bunu yapabiliriz.

Bu eserden yola çıkarak, Türkiye ile Japonya’yı kıyaslayacak olursak, artılarımız ve eksilerimiz nelerdir? Okur için anlaşılmasını fazlasıyla kolaylaştırdığınız bu çeviri eser ile sizin vermek istediğiniz mesaj nedir?

Bizim güçlü alanımızı söyleyeyim. Her alanda güçsüz değiliz tabi. Japonya’da şöyle bir şey var, yaşlı bilge olarak onları tarif ettim doğru.Plan yaparlar, kendi sorumluluklarını alırlar, kendilerinden daha iyi olmaya çalışırlar, bunlar da doğru ancak, bir yandan da bu onları yavaşlatır. Japonlar hızlı hareket edemezler. Biz ise, tam olarak 180 derece öteki taraftayız. Neredeyse hiçbir kural ve prensiple bağlı değilmişiz gibi müthiş bir hızda adapte oluruz ortama. Biz kolay problem çözeriz. Atalarımızda öyleymiş aslında. Jean Paul Roux’un yazdığı Türklerin Tarihi kitabının başlangıcında “Türklerin en büyük özelliği yeniliğe çabuk adapte olmalarıdır” denmektedir. Bizim en güçlü tarafımız yeniliğe adapte olma gücümüz ve problem çözme yeteneğimiz, Japonlarınki ise plan yapma yeteneğidir. Bana kalırsa, ikisini toplayacaksın, ikiye böleceksin, ortalamasını alırsan belki ideal bir sonuç çıkar.

Çünkü içinde bulunduğumuz devir hız dönemi. Çabuk ilerlemek lazım, plan yapacaksın ama onuda hızlı yapman, iyi araştırıcı olman lazım. Zaman durmuyor, çok hızlı ve giderek de hızlanıyor. Ama acele etmekle de olmaz. “Acele giden ecele gider” dedikleri gibi. Mesela bizde banka sistemi Japonya’dan daha ileri gibi görünür ama Japon bankaları bizim bankalarımızın kat be kat üstüdür, büyüğüdür, acele etmez kimse orada. Acele etmiyor diye daha az işlem yapmıyor. Biz aceleciyiz biraz. Trafikte de görüyoruz bunu. Trafik neden bu kadar çok sıkışıyor, çünkü kimse kendi hakkına razı olmak istemiyor. Daha fazlasını istiyoruz. Hep birlikte hakkımıza razı olsak, hep birlikte daha ileri gideceğiz, hâlbuki hepimiz tek tek en ileri gitmek istiyoruz. Başkalarının önüne geçmek istiyoruz. Bizim kafa yapısını değiştirmemiz bence dünyayı da değiştirecek.

En önemli eksiğimize gelince.En önemli eksiğimiz hatalı olduğumuzu kabul etmememiz. Öz eleştiri yapmıyoruz. Çok önemli. Bu bizi içi boş bir gururdan ibaret ve kibirli bir halk olarak gösteriyor.İkincisi, dünyanın merkezi zannediyoruz kendimizi. Tamam tarihi ve coğrafi olarak hep öyle olmuşuz belki ama şu anda öyle olmadığımızı görmemiz lazım. Biz kafa yapımızı, düşünce şeklimiz değiştirmeden, yeniden dünyanın merkezi olamaz burası.

Üçüncü eksikliğimiz ise merak duygusu.  Merak etmiyoruz. Gerçi, son zamanlarda gençlerin daha çok merak ettiğini görüyor  gelecek umutlanıyorum. Yurt dışına gidilmeli. Ucuz gezi, pahalı gezi fark etmez. Yurt dışına gidin araştırın. Bakın, öğrenin. Çünkü ötekini tanıdıkça kendini tanıyacaksın. Buda stratejidir.Dünyadaki bütün önemli business okullarında, yönetim okullarında strateji ve liderlik üzerine kitaplar okutuluyor. Benim önerim herkesin “5 Çember Kitabı” başta olmak üzere, Sun Tzu’yu ve başka strateji kitaplarını okumaları. Çünkü bir toplumu yönlendiren onun eğitilmiş insanlarıdır. Eğitilmiş insanlarını“tu kaka”ederek, aşağılayarak bir toplum hiçbir yere varamaz. Herkesin bir rolü vardır.

Öte yandan, eğitilmiş insanlar da daha uzağı görmeli, Stratejik Liderler haline gelmeli, toplumlarına yön göstermeliler. Ancak bunu samimiyetle ve fedakarlıkla yapmalıdırlar, üstten bakarak veya uzak durarak değil. Eğitimsiz kitleler ise, eğitim alarak ilerlemeyi  hedeflemeliler ki bir toplum hep birlikte ileri gitsin. Uzağı görmeden sadece önümüze bakarak yürürsek, biz ancak başkalarının kullandığı araçlara dönüştürülürüz. Bunu da istemeyiz.

CEVAP VER

Yorumunuzu giriniz
Adınızı buraya giriniz