Tarihsel Gelişim ve İlkler Işığında Japon Sineması

Japonya’nın sinemayla buluşması, Avrupa ile aynı zamana denk gelir. Öyleki Lumiere Kardeşler’in 28 Aralık 1895’de Capucines Bulvarı’ndaki Grand Cafe’nin Hint Salonu’ndaki halka açık ilk gösterimiyle insanların hayatına giren sinema, bir yıl sonra Japonya topraklarına gelir. Edison’un “Vitascope” aygıtı ülkeye 1896 yılında ulaşırken Japon halkı sinemayla, 21 Kasım 1896’da Kobe’de yapılan bir kinetoskop gösterisi aracılığıyla tanışır. Kobe’de bu gösteriyi düzenleyen Amerikan Riner & Co’dan bir kinetoskop satın alan M. Takashi, Tokyo’da da benzer bir gösteri düzenletir ve bu gösteri halk tarafından büyük ilgi görür.

Japonya’da film gösterimleri, film yapma merakını da beraberinde getirmiştir. Vakit kaybetmeden ilk Japon filmleri kabuki oyunundan sahnelerin kayda alınmasıyla sunulmuştur. Tsukemichi Shibata tarafından 1899 yılında kayda alınan Momijigari (Kızıl Akağaç Yapraklarını Seyretmek) ve NininDojoji (Dojo Tapınağında İki Kişi) filmlerinin yanında yine aynı yıl Tsuneji Tsuchiya’ nın Nio no ukisu (Küçük Dalgıçkuşunu Yüzen Yuvası) filmi kabukiden kayda alınan filmlere örnektir. Bunlardan Momijigari, ilkel bir anlatım dilene sahip olup üç çekimden ibaret olmasına rağmen ilk Japon filmi olması açısından önemlidir. NininDojoji filmi ise Japonya’da yapılan ilk boyama filmdir. Bu filmin boyamasını Japonya’nın ilk yapım şirketlerinden biri olan Yoshizawa Company üstlenerek filmi renklendirmişti.

İlk Japon filmi olarak kabul edebileceğimi Momijigari’de, o dönemin usta kabuki oyuncuları olan Danjuro İchikawa IX ile Kikugoro Onoe’nin oynamıştır. Bu filmde rol alan kabuki oyuncuları Danjuro İchikawa IX ile Kikugoro Onoe’de ilk Japon sinema oyuncuları olmuştur. (Yabancı yapımcıların gösterdiği filmler haricinde)

Yoshizawa Shoten

Japonya topraklarına gelen sinema aygıtının ilk zamanlar herhangi bir kapalı alanı (stüdyosu) bulunmazken filmler sokaklarda günlük hayattan kesitleri konu alarak çekilmiştir. 1908 yılına kadar film stüdyosu bulunmazken boyama arka planları bulunan kabuki oyunları dâhil bütün filmler açık havada çekilmiştir. Uzun yıllar stüdyo sistemi olmadan film üretimini devam ettiren Japon yapımcılar ve yönetmenler, ilk film stüdyosu olan Yoshizawa Company’nin başkanı Kenichi Kawaura’nın Amerika’daki Edison stüdyolarını ziyaret ettikten sonra edindiği deneyimler ile Tokyo, Megura’da Ocak 1908’de yapımı tamamlanan cam bir stüdyo inşa etmiştir. Böylelikle Yoshizawa Company, Japonya’nın ilk stüdyosu olma ünvanını kazanmıştır. Bu kurulmasının hemen ardından Pathe’nin sahipleri Tokyo, Okubo’da bir stüdyo kurmuşlar; daha sonra Kyoto’da Yokota Company adında bir stüdyo açılarak stüdyoların sayısı artmaya başlamıştır.

1903 yılının Ekim ayında ise Tokyo, Asakusa’da ilk sinema salonu hizmete girmiştir. Denki-kan ya da “Elektrikli Salon” olarak adlandırılan sinema salonunun faaliyete girmesiyle birlikte Japon sinema endüstrisi, stüdyolarda üretilen filmleri gösterecek mekânlara kavuşmaya başlamıştır. Seyirciye ilk olarak batıdan ithal edilen filmlerin gösterildiği 240 sandalyeli Denki-kan’da filmlerin gösterimi ve seslendirilmesi için Somei Saburo görev almıştır. Somei, ekranda dönen sessiz filmdeki karakterlere sesiyle yeniden can vererek izleyicinin gözünde aktör rolünü kapmıştır. Tokyo’nun yalnızca film gösteren ilk büyük sineması Saifukan ise 1910’ da açılmıştır. Sinema salonunun faaliyete girmesinin hemen ardından sinema salonlarının sayıları artmaya başlamış ve tiyatro gösterilen salonlarda zamanla film gösterimleri için kullanılmaya başlanmıştır.

Japon sineması ilk döneminde çekilen filmler kabuki, shingeki ya da shinpa gibi tiyatro türlerinden beslenmiştir. 1910’lu yıllarda Japon film pazarını dolduran Fransız filmlerinden etkilenen Yoshizawa Company stüdyosu, shinpa olarak adlandırılan çağdaş dramalar, komedi ve hile filmlerinin yanı sıra gezi filmleri çekerek sinemadaki tiyatro etkisinden farklı film üretimleri yapmıştır. Tiyatrodan beslenerek yapılan film denemelerinin ardından 1910’dan sonra Batı kökenli etkilerin ilk filmler ortaya çıkmaya başlar. Kaoru Osoani’nin, Tolstoy’un Diriliş‘inden esinlenerek çevirdiği Katyusha (1912), Masao lnoue’nin Tali Na Musume (Teğmenin Kızı, 1917) ile Dokusa (Zehirli Ot, 1917) filmlerini Minoru Murata ile Kaoru Osanajil’in Maksim Gorki’den uyarladıkları Rojo Na Reikon (Sokaktaki Ruhlar, 1921) filmleri Batıdan beslenen ilk Japon filmleri olurlar.

Kuvvetli bir tiyatro geleneği olan Japonya’da tiyatro anlatıcıları olarak bilinen benshilerde filmleri seslendirmişlerdir. Benshilerin Japonya’da etkisi ve halk tarafından sevilmeleri sebebiyle 1930’lu yıllara kadar Japonya’da sesli filme geçilememiştir. 1930’dan sonra geleneksel film anlayışının değişmeye başlaması ve alternatif filmlerin ortaya çıkmasıyla 1931’da Shochiku stüdyosunda Heinosuke Gosho tarafından çekilen Komşumun Karısı ve Benim Karım (Madamu to nyobo) adlı filmi Japonya’nın ilk sesli filmi olma ünvanını kazanmıştır.

1930’larda yine yeni film anlayışı arayışları ile toplumsal gerçekçi filmler ortaya çıkmıştır. Yosujiro Ozu’nun Tokyo No Kōrasu (Tokyo Chorus, 1931, Shochiku), Daisuke İto’un Chokon (Unforgettable History of the Last Days of the Shogunare, 1926, Nikkatsu), Minoru Murata’nın Rojô No Reikion (Souls On The Road, 1921, Shochiku) filmleri toplumsal gerçekçi sinemanın ilk örnekleri arasında sayılabilir.

Savaş sonrası Japonya’da radikal gelişmeler sinemada eskiden kalma idealleri altüst eden ve önceki kuşak yönetmenlerin yapıtlarını kısıtlayan sınırları aşan bir Yeni Dalga’ya yol açmıştır. 1950’lerin sonu, 1960’lar ve 1970’ler boyunca Japon Yeni Dalgası, politik öğrenci hareketlerinin 30’ların sendika ve işçi sınıfıyla başlayan protesto geleneğinin yeniden canlandığı dönemin parçası olmuştur. Japon Yeni Dalga’sının ilk filmlerinden biri yönetmenliğini Nagisa Oshima’nın yaptığı 1959 yapımı Aşk ve Umut Kenti / Ai to Kibo no Machi (The Town of the Love and Hope, 1959, Shochiku) adlı filmdir. Filmin DVD ya da VHS baskısı olmadığı için sadece özel arşivlerde veya retrospektif programlarda yer almaktadır. Acımasız bir dünyada yolunu bulmaya çalışan bir genç adamın hikâyesini anlatan film, Japonya’nın genç kuşağını bekleyen zor seçimlere ilişkin taze bir politik bakışa sahip olan “acımasız gençlik” filmlerindendir.

Erkeklerin egemenliğinde faaliyet gösteren ilk dönem Japon sinemasında “onna kabuki” adı verilen sadece kadınlardan oluşan tiyatro oyunlarının da gösterime alındığı temsillerde sınırlı da olsa yer almıştır. Dişiliğin, kadınlığın bir onnagata tarafından daha iyi temsil edileceğine inanışından hakimdir. Bu dönemde Japon sinemasında kadın rollerinin en ünlü erkek oyuncusu, yönetmenlik de yapan Teinosuke Kinugasa olmuştur. Zamanla birçok film stüdyosu kurulmasıyla ve yabancı romanlardan uyarlanan çağdaş konuları ele filmlerin varlığıyla birlikte sinemada kadının varlığı da tartışılır hale gelmiştir. 1920’de Kokkatsu stüdyosu oyamalar (onnagata) yerine kadın oyuncuları filmlerde tercih etmeye başlar ve ilk olarak da Norimasa Kaeriyama’ya film yapma fırsatı verir. Şirket, Jiro Yoshino tarafından yönetilen dramalar da kadın oyunculara yer vermeye başlar. Kantsak (Kış Kamelyası, Ryoha Hatanaka, 1921) gibi gerçekçi anlatıma sahip filmlerde, Reiko no wakare (Ruhsal Işığın Kıyısında, Kiyomatsu Hosoyama, 1922) gibi dışavurumcu dile sahip filmlerde kadınlar yer almaya başlarlar. Ve yine bu dönemde Teynosuke Kinugasa’nın teşvikleriyle birlikte ilk kadın oyunculardan olan Harumi Hanayagi ve Yaeko Mizutani’nin kadın oyuncu rollerinde yer almasıyla Japon sinemasında kadınların görünürlüğü artmaya başlamıştır. Harumi Hanayagi (Shinzan No Otome De Norimasa Kaeriyama /Dağ Eteklerinin Kızı, 1919) ile henüz 15 yaşındaki Yaeko Mizutani’nin (Kant- subaki/Kış Kamelyası, 1920) bu geleneği yıkarak, sinemanın ilk gerçek kadın oyuncuları olmaları büyük bir yenilik sayılmıştır. Ve ayrıca Japon sinemasının erken döneminde ülkede ve diğer ülkelerce tanınan ilk kadın oyuncu Tokuko Nagai Takagi olmuştur.

Erkek egemenliğini her alanda gördüğümüz Japon Sineması’nda bu ufak değişimler beraberinde yönetmen dünyasında da devrime zemine hazırlamıştır. 1953 yılına geldiğimizde Kinuyo Tanaka, magazin dünyasından kazandığı ün ve zamanında çalıştığı usta yönetmenlerinden edindiği tecrübeyle 1953 yılında kamera arkasına geçerek Japon sinemasının ilk kadın yönetmeni olma unvanını kazanmıştır. 1953 yılında çektiği Koibumi (Love Letter) filminin ardından beş film daha çekti. 1955 yılında Tsuki wa noborinu (The Moon Has Risen) ve Chibusa yo eien nare (The Eternal Breasts), 1960 yılında Ruten no Ouhi (The Wandering Princess), 1961’de Onna bakari no yoru (Girls of the Night) ve 1962’de Ogin sama (Love Under the Crucifix) filmlerinin yönetmenliklerini yapmıştır. Çektiği altı filmde jidai-geki (kostümlü drama), shomin-geki (alt-orta sınıf melodramı) ya da shin-geki (realist drama) türünde eski kalıpları kullanan klasik filmlere imza atmıştır.

*Bu yazı Japon Sinema E-Dergisinin 11. sayısında yayınlanmıştır. Dergideki diğer yazıları okumak için tıklayınız.



20 Mart 1991 ‘de Yomra ‘da doğdu. 2010’da Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümünden Haziran 2014’de mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi Sinema bölümünde Yüksek Lisans yapmıştır. Çalışmaları: Afrika ve Osmanlı Belgeseli projesinde yapımcı asistanlığı, Marmara Medya Merkezi Tasarım Birimi Öğrenci Koordinatörlüğü, İGİAD Gençlik Kurulu Koordinatörlüğü, Avrupa Rüyası Projesi sanat yönetmenliği yapmıştır.


Translate »