Shirakaba Akımı ve Shiga Naoya Edebiyatı

Japon Edebiyatı’nda gelenekselleşmiş, köklü bir öykücülük geçmişinden bahsedebiliyorsak bunun mimarı iki önemli öykücü vardır. Biri Ryunosuke Akutagawa diğeri ise Shiga Naoya’dır. Akutagawa gibi Naoya da kendinden sonra gelecek edebiyatçılara sağlam adımlarla yürüyebilecekleri bir yol, nitelikli bir edebi külliyat bırakmıştır.

Meiji Dönemi’nin başlangıcı Japon tarihinde olduğu gibi edebiyatında da büyük bir kırılmaya sebep olmuştur. Batı edebiyatı eserlerini, bu yıllarda okuma fırsatı bulan Japon sanatçılar, etkilenmelerini ve değişimlerini de gerek biçimsel gerekse içeriksel olarak eserlerinde göstermeye başlamışlardır. ‘Yeni Edebiyat’ olarak anılan dönemin başlaması da bu döneme denk gelir. Realizm, klasizm, natüralizm, romantizm gibi akımların uygulanması ile karşılaştığımız gibi, Japon edebiyatçıların kendi aralarında büyük tartışmalara girdikleri, kendi elleriyle ördükleri Doğacılık (Shizenshugi), Ben-romancılık (Shishosetsu) ve Shirakaba gibi akımlarda ortaya çıkmıştır. Shiga Naoya’da Shirakaba akımının en güçlü temsilcisi olarak eşsiz eserlere imza atmıştır. Peki nedir bu akımın özellikleri?

Shirakaba edebiyat oluşumunu ve Naoya’yı anlamak için öncelikle dönemin koşullara kısaca değinmek gerekir. Meiji restorasyonları öncesi, Japonya’da bireyin kaderi ve geleceği, devletin geleceğiyle ayrılmaz bir bütündü. Ancak Meiji ile birlikte Japonya’da endüstrileşme büyük hız kazanmaya başladı. 1905 senesinde sonuçlanan Rus-Japon savaşını, kazanan taraf olarak sonuçlandıran Japonya, dışa doğru açılma politikasını geliştirerek, Kore üzerine bir işgale başladı. Hem bu yayılmacılıktan hem de sanayinin hızla ilerlemesinden kaynaklı köyden kente akın akın göç oldu. Tokyo gibi büyük kentlerin nüfusları bir anda üç katına katlandı. Ancak savaşlar beraberinde ekonomik krizi de getirmişti ve okumuş, eğitimli genç kesim işsiz ve parasız durumda kalmıştı. Kendinden öncekilerin, kaderlerini devletin kaderiyle bir tutma algısına karşı çıkan gençler, daha bireyselci bir anlayış benimsemeye başladılar. Büyük kaosları yaratan, ülkeler arası ilişkilerin, bireyleri kötü etkilediği ve insanın önce kendi içindeki ruhsal problemleri anlaması ve çözmesi gerektiğini savunan bu gençler, devletçilik ilkesinden sıyrılan; Japonya için özgün bir edebiyat anlayışı yetiştirdiler. Bu doğrultuda, 1910 senesinin nisan ayında Shirakaba Dergisi yayın hayatına başladı.

Shirakaba Dergisini çıkaran gençlerin en önemli ortak noktaları kendilerinden önce çıkan ve oldukça popüler olan Doğacılık akımını sevmemeleri, buna karşı olmalarıydı. Doğacılıkla birlikte edebiyatın insandan uzaklaştığı ve daha mekanik bir hal aldığını savunan genç sanatçılar, toplumun koyduğu kurallara aldırmadan sadece insanın kendi gözlem ve duygu hazinesinden yansıttığı, sınırlarını sanatçının özgün sınırlarıyla belirledikleri bir edebiyat anlayışını uygulamaya başladılar. 13 yıl süren yayın hayatı boyunca dergi etrafında toplanan sanatçılar daha iyiye giden ve insanı merkezinden asla çıkarmayan kalıcı bir edebi sürecin temellerini atmış oldular. Bu sanatçılar arasında Shiga Naoya en çok akıllarda kalan isim oldu. Naoya’nın edebiyatında ana tema her zaman doğadır. Doğal ve doğadan olmayan hiçbir şeye ihtimam göstermez, anlatmaya değer bulmaz.

Naoga 1883 senesinde Japonya’da Miyagi ilinde samuray kökenli aristokrat bir ailenin ferdi olarak dünyaya gelmiştir. Meiji Dönemi’nin getirdiği modernleşmeye ayak uyduran çoğu aile gibi Naoya’nın ailesi de daha çok para kazanmak için yollar aramaktadır ve bu amaçla Tokyo’ya taşınırlar. Çocukluğunu dedesi ve babaannesi yanında geçirir. Zira aile büyükleri Naoya’yı, iyi yetiştiremeyeceklerini düşündükleri için, çiftin elinden, Naoya’ya daha sağlıklı bir gelecek sunmak amacıyla almışlardır. Bunun Naoya’nın yazarlık hayatında rolü çok büyük olur. Çünkü yazmış olduğu öykülerde, gerçek ebeveynlerinden uzak kalma, onu fazlasıyla seven bir büyükbaba ve büyükannenin yetiştirmiş olmasının, yaratmış olduğu duygusal karmaşanın izleri sıklıkla görülür. Çocuk yaşta annesinin ölümü ve babasının başka bir kadınla evlenmesiyle oluşan kırılma ise, edebiyatının temel kaynağını oluşturacaktır.

Birçok öyküsünde babasıyla girdiği çatışmayı dönüştürerek aktaran Naoya, çoğunlukla otobiyografik öğelerin yoğunlukta olduğu bir öykücülük benimsemiştir. Bu Akutagawa’nın karşı olduğu ancak hayatının son dönemlerinde birkaç örnek verdiği bir öykücülük anlayışıdır. O dönemin Japonya’sında ülke ve toplum gibi edebiyatta modernleşmektedir ve bu tarz anlayışlar en çok sorgulanan, denenen, yargılanan yaklaşımların başındadır.

Naoya Shiga ve Shinji Kobayashi

1900 senesinde henüz 17 yaşındayken almaya başladığı yoğun dini eğitimler sonucunda Naoya, Hıristiyan olur. Bu da öykülerinde sonradan vücut bulan başka önemli bir ayrıntıdır. Bu eğitimin ve yoğun Hıristiyanlık söylemlerinin yazarı vicdanen ve aklen etkilediği ve olaylara yaklaşımını değiştirdiği sanılmaktadır.

Sonrasında geçimini edebiyattan kazandıklarıyla ilerletme kararına saygı duymayan babasıyla yollarını tam anlamıyla ayırmasıyla yazarın olgunlaşma süreci başladı.

Ailesinden uzak geçen çocukluğu, annesinin ölümü, babasının başka bir kadınla birlikte olması, babasıyla çatışmaları, yaşadığı büyük tren kazası, kuzeniyle evlenmesi gibi kendi hayatının önemli noktalarının gölgesinde yeşeren edebiyatı sonucunda meydana getirdiği sayısız hikaye, kısa roman ve bir tane de uzun romanla adını altın harflerle Japon Edebiyat Tarihine yazdırdı. Gençliği gibi erişkinliği de çatışmalar içerisinde geçti ancak yetişkinliğinden itibaren daha çok edebi tartışmaların içerisinde oldu. Bunda babasının 1929 senesinde gerçekleşen vefatının etkisi olduğu gibi dönemin değişmekte olan edebi ortamının da payı büyüktür. Naoya’nın akıllara kazınan en önemli sanatsal kavgası başka bir önemli romancı olan Osamu Dazai ile olmuştur. İkilinin tartışmaları, birbirleri için vermiş oldukları yergileri, hala çok ilgi gören ve üzerine konuşulan edebi konuların başında gelir.

Bu kavga ışığında Naoya’nın edebiyatını daha iyi anlamak için bilmemiz gereken bazı koşullara bakalım. Naoya bir yazarın iyi eserler kaleme alabilmesi için öncelikle çok büyük acılar yaşaması gerektiğini savunmuştur. İkinci koşulu ise, büyük acılar yaşayan sanatçının bu acılarını içselleştirip, bunlardan arınıp olgunlaşması gerektiğidir. Osamu Dazai ile olan kavgasının temelinde de bu koşulları izlemek mümkündür. Çünkü Naoya’nın koşullarından ilkine sahip olan Dazai, ikincisine ulaşamamıştır. Zaten ruhsal problemlerinin elinde hayatına son vermek için yaptığı sayısız denemelerinin sonuncusunda başarıya ulaşmış ve ölmüştür. Ortaya çıkardığı eserlerin hepsinde arınma haline hep çok uzaktır. Her zaman sorunun daha derinine batmış, çırpınmaktadır. Bu Naoya için iyi bir yazar olmanın önünde oluşmuş aşılmaz bir engeldir.

Oysa Naoya çocukluğundan itibaren karşı karşıya kaldığı bütün problemleri içselleştirmeye çalışmış ve bunlardan damıtarak elde ettiği özü tasarruflu bir şekilde edebiyatına yedirmiştir. Asla umutsuzluk ve karanlık bir melankoli ile yazdıklarını cilalamamıştır. Zaten 1929’da ölen babasıyla birlikte duygusal çalkantıları bir son bulmuş ve daha az eser ortaya çıkarmaya başlamıştır. Bu birçokları için bir sanatçının yaratıcılığındaki yok oluş ve ziyan dönem olarak düşünülebilir ancak yazara göre bu ruhani dinginleşme zamanının gelmesi, zihnin dinlenmesidir ve mutluluk vericidir. Naoya’nın zen budizmi ile ilişkilendirilmesi ve onun edebiyatının zen’in kokusunun sindiği sözcük öbeklerinden meydana geldiğini savunulması bundan dolayıdır.

Türkçede Oğuz Baykara tarafından çevrilmiş, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi tarafından yayımlanan, ‘Modern Japon Edebiyatının Doğuşu ve Shiga Naoya’ diye bir kitap bulunmaktadır. Oğuz Baykara bu eserinde hem Modern Japon Edebiyatı’nın doğuşunu kısaca anlatmış, hem Naoya’nın hayatından bahsetmiş hem de öykülerdeki yapı-üslup ilişkisini irdelemiştir. Kitabın birinci bölümü önemli bir araştırmanın ürünüdür ve bizim için nadir ve güzel kaynaklardan birini oluşturur. Kitabın ikinci bölümünde ise Baykara’nın Naoya’dan seçip özenli çeviriyle Türkçeleştirdiği 19 öykü bulunmaktadır. Akutagawa ile ilgili elimizde olan eserlerin de mimarı olan Oğuz Baykara’nın Shiga Naoya üzerine göstermiş olduğu bu titiz çalışma kesinlikle okunmayı hak eden, kütüphanede yer açılması gereken bir kaynak kitap.




Translate »