Pastoral : to Die in the Country

Japon sinemasına az biraz ilgi duyuyorsanız Shûji Terayama ismi muhakkak kulağınıza çalınmıştır. Terayama’nın 1974 yapımı Den-en ni shisu (Pastoral: to die in the country) filmini anlatmadan önce,güzelliğin tanrısı, provakasyonun babası ve mükemmel bir aklın sahibi Terayama’nın kendisinden bahsetmek istiyorum; çünkü ondan bahsetmek demek yarı-otobiyografik filmi Den-en ni shisu’nun (Pastoral: to die in the country) genel hikayesinden, metaforlarından da bahsetmek demek…

1935 yılında Aomori’de doğan Tereyama, 1945’te yaşanan Hiroşima patlamasının ardından Aomori’deki hava saldırılarını da yaşadığında henüz 9 yaşındaydı ve dönemin pek çok önemli ismi gibi o da;  savaşın içinde büyümeye çalışan çocuk bedenli erişkinlerden biri haline gelmişti. Bunda savaşın olduğu kadar ailesinin de payı büyüktü: Savaş sürerken annesi evden kaçmıştı ve Pasifik Savaşı (1941) için evden uzaklaşmak zorunda kalan polis memuru babası,Endonezya’nın Celebes Adasında dizanteriden ölmüştü. Savaş bittiğinde annesi bu kez Kyushu’daki Amerikan ordu üssünde iş bulmaya zorlanmış ve Terayama bir kez terk edilmişti. (Annesinin onu terk etmesi, sonrasında yazılarında, filmlerinde, fotoğraflarında ve şiirlerinde kendine özgü bir biçime kavuşacaktı)Aomori’de akrabalarıyla yaşamak zorunda kalan Terayama,amcasının sinemasında geceli gündüzlü film izlemeye ve orada yatıp kalkmaya başladı,Kasablanka’da favori filmlerinden biri haline geldi.



15 yaşında şiirle bütünleşen Terayama, düz bir metin olsa da şiirsel bir uslüpla yazılmış Leutreamont’un Les Chants de Maldoror’undan (Maldoror’un Şarkıları)etkilenerek kendini kitap yazmayaverdi. Waseda Üniversitesi’ne girdiği yıl, çocuklarda sıklıkla görülen bağırsak rahatsızlığı nefrotik sendromla mücadele ederken (1983’te ölümüne de sebep olan hastalıktır) karşı kültürün merkez üssü Shinjuku’daki sanat hareketlerine katıldı. İlk kısa filmi Ori’yi (The Cage) 1962’de çekti ve 1964’te piyasaya sürdü. Bu kısa film çalışmasında zaman ve insan arasındaki ilişkiye odaklanması, diğer pek çok yapımında da kendini gösterdi. Terayama’ya göre en özgür insan bile zamanın esiriydi. Ori filminin piyasaya sürüldüğü yıl “Yamamba” adlı radyo dram eseriyle Prix Italia’yı kazandıktan sonra 1967’de eşi Eiko Kujo, grafik tasarımcısı Tadanori Yokoo iledeneysel tiyatro topluluğu Tenjo Sajiki’yi (adını, Marcel Carné’nin 1945’te kaleme aldığı Les Enfants du Paradis’in Japonca yayımadından alır) kurdu ve provokatif, erotik, politik prodüksiyonlara imza atmaya başlamasından kısa süre sonra, avant-garde sinemanın da büyüleyici ve ilham veren ismi haline geldi.

İlk uzun metraj filmi Tomato Kecchappu Kôtei’yle pek çok ülkede yasaklı hale gelse de kendi ülkesinde büyük yankı uyandırdı ve 1974’te yarı-otobiyografik çektiği Den-en ni shisu ile Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye aday gösterildi; Harada Yoshio’nun Arashi performansıyla “en iyi yardımcı oyuncu” dalında ödülü layık görüldü.

Terayama hakkında sayfalarca yazma isteği duyumsasam da hazır bahis Den-en ni shisu’den açılmışken konuyu oraya saptırayım: İlginç, vahşi ve üretken bir zihnin sunduğu en güzel şey desem Den-en ni shisu için, az bile söylemiş olabilirim. Şair, yazar, yönetmen, fotoğrafçı kimliklerini bu yarı-otobiyografik filmde sonuna kadar harmanlamaktan geri durmayan Terayama, hayatın muazzam bir kitap gibi olduğunu yazmıştı; kendimizle ilgili bir şeyi değiştirmemiz gerekirse, sadece geriye dönüp neler olduğunu yeniden yazmamız gerekir. İşte; Den-en ni shisu, yönetmenin bunu yapma arzusunu temsil eder. Bu temsili de geleneksel anlatının yerine rüya kopukluğu metodunu sahiplenerek yapar, bu metod da gerçeklik ile kurgu arasındaki ince sınırı ortadan kaldırarak garip olduğu kadar harika sahnelerin sürreal algılanmasına vesile olur. Karakterler geçmiş, şimdi ve gelecekte üstü açık ve kapalı şekilde tasvir edilirken sahneler herhangi bir uyarı vermeden değişir ve sinematografi, kurgu son derece dışavurumcu bir hikaye anlatımını gözler önüne sererken film aniden durur ve filmin devam edip tamamlanması için Teramaya’nın yapması gereken; genç benliğini ikna etmektir. Neye mi; annelerini öldürmeye!



Düşünce, hayal ve hatıra üçgeninin merkezinde Freudyen bir yaklaşımla benliğini var etmeye çalışan Terayama,filminin açılış sahnesinde bu üç bileşenle başlayan kendi kaleminden dökülen bir metne yer verir. Hemen ardından mezarlıkta kakurenbo (saklambaç) oynayan Terayama’nın (Shin-chan)kapalı gözlerinin açılmasıyla, arkadaşlarının saklandığı mezarlıklardan uyanan kasabanın hayaletlerinin görüntüsünü de yanına alarak; düşünce, hayal ve hatıra üçlemesini kuvvetlendiren bir anlatı başlangıcı ortaya koyar. Yönetmenin geçmişini yeniden formüle etme girişimi olarak karşımıza çıkan Den-en ni shisu’da filmin her sahnesi fotoğraf karesi gibidir ve hak ettiği süreyi kapar filmden. Ah Tanrım, bir de o şiirsel renk paleti, sirk sahnelerinde görünen filtreler yok mu;aşık eder adamı! Burada filmin hikayecisi ve yönetmeni Terayama kadar sinematograf Tatsuo Suzuki’nin de enfes iş çıkardığını eklemek gerekir.

Terayama’nın Den-en ni shisu’su erotik fantezi ve kaçış hayalleriyle bezenmiş bir masalı anlatır ve her masalda olduğu gibi mutluluk dediğimiz şey birkaç dakikalık bir sona saklanır. Terayama, küçüklüğünde kendisini terk eden otoriter annesinin geleneksel kasabalarına dönmesiyle nasıl başa çıkacağını anlamaya ve anlatmaya çalışır. Terayama, film boyunca saatlerin –özellikle sürekli öten bozulmuş antika saatin– görsel dilini kullanarak annesi ve Shin-chan’ın aynı ortam ve zaman diliminde yaşayamayacaklarını tasvir ederken çocukluk konusunda tanıdık temaları (cinsel uyanış, sahiplenici yetişkin kontrolünden kopma ve kendi dünyamızın ötesinde ne olduğunu keşfetme arzusu) ele alır. Babanın yokluğunu anne oğluyla doldurmaya çalışırken bu boşluk Shin-chan’da parsel parsel cinsel fantezi olarak vücut bulur ve çocuk bedeni zaman, mekan ve tutkuların arasında sıkışır kalır. Buradan ve bunlardan kurtulmanın tek bir yolu vardır; fantezilerinin vücut bulmuş hali yan komşusuyla birlikte ilk trene binip Tokyo’ya gitmek! Shin-chan trene bineceği gün gelene kadar evdeyken, köydeyken her zaman beyaza boyanmış donuk suratıyla dolanır. Köylüler de kasabayı sözde kötülüklerden koruyan siyah çarşaflı, beyaz suratlı, göz bandlı yaşlı kadınlar olarak tasvir edilir ve onlar her zaman oradadırlar. Şehrin hemen dışında da asla gerçekleşmeyecek bir gösteri için hazırlanan gezici bir sirk topluluğu vardır. Shin-chan burayı her ziyaret ettiğinde değişen renk spetrumları ve sirk karakterleri ekranı doldurur. Ekrana doluşan renkler, karakterler II. Dünya Savaşı’ndan henüz çıkmış ülkenin yaşadığı değişimi anlatır. Onlar; modernizmin, bellek altına saklanan dürtülerin ve cinselliğin sınırsız yaşandığı, kaçma duygusunun kamçılandığı görsellerdir.



Geçmişteki Shin-chan gelecekteki Terayama ile şogi oynarken oluşan diyalog her gelen günün sonunda, kişinin ne kadar değişebileceğini gözler önüne seren cümleler içerir.

“Büyüdüğümde denizci olmak istiyorum.”
“Artık çok geç, liberal sanat diploması aldım.”

“16 yaşındayken Turgenev romanını çaldığımda ne oldu?”
“Nereden bileyim, daha 15 yaşındayım.”
“Ama ben seninle ilgili her şeyi biliyorum.”

Geçmiş ve geleceğin Terayamalar’ı sirki ziyaret ettikten sonra anneleri hakkında yaptıkları konuşmanın sonunda; şehrin dışına kurulan sirkteki şişme kadının gerçek bedeniShin-chan’a istediğini verecektir ama genç adam o zaman anlayacaktır; istediğinin daha farklı bir şey olduğunu ve gelecekten gelen kendisinin istediği şeyi o an yaşamakta olduğunu…

Terayama’nın hayatı hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isteyen herkes için Den-en ni shisu, olabilecek en iyi başlangıç noktasıdır.

Şimdiden iyi seyirler.




Translate »