Natsume Soseki’nin Kedisi | Bir Çağın Değişimine, Dönüşümüne Bir Kedinin Gözünden Şahitlik Etmek

Meiji Dönemi’nin en önemli yazarı Natsume Soseki’nin daha önce Türkçede üç kitabını okuma fırsatına sahip olmuştuk: “Küçük Bey”, “Gönül (Kokoro)” ve 2017’nin sonunda yayımlanan “Sanşiro”. Bunlar Meiji Dönemine ve restorasyonlarına ayna tutan, aynı zamanda da eleştiren Soseki edebiyatına en iyi örnek teşkil eden eserlerdi. Ancak Japon edebiyatının piri lakabına sahip olan ve kendinden sonra gelen bütün yazarları etkileyen bu önemli ismin uzun zamandır Türkçeye çevrilmesini beklediğimiz bir eseri vardı: Sonunda bu bekleyiş sona erdi ve “Ben Bir Kediyim” geçtiğimiz ay itibariyle kitapçılarda yerini aldı.

Yalnız Japon edebiyatının değil, dünya edebiyatının da önemli satirik metinleri arasında sayılan “Ben Bir Kediyim” ülkemizde sessiz sedasız yayımlanarak, büyük mutluluk sebebi oldu. 576 sayfalık bu mihenk taşı kitap, Panama Yayıncılık tarafından, Emre Alagöz çevirisiyle bizimle buluştu. Orijinali 1906 senesinde yayımlanan “Ben Bir Kediyim” birçok açıdan benzersiz bir metin olma özelliğini taşıyor. Kendisinden önce var olan Japon yazılı geleneğini, Batılı modern roman tekniğinin içine katan Soseki, kendi yapıtları içerisinde de farklı bir yerde konumlanan bu eserle; amatörce kaleme almasına rağmen, hep öncül olarak anılacak bir sonuç elde etmiş. Kendini son derece asil gören ve bunu sayısız kez vurgulayan bir kedinin ağzından yazılan roman, bir yandan eğlenceli diliyle okuma keyfini yukarılara taşırken diğer yandan değişen Japon yönetim sistemini, toplumunu ve paralelinde tek tek bireyleri isabetli bir şekilde analiz ediyor.

“Ben Bir Kediyim” ilk yazıldığı dönemde, üç ayrı kitap olarak basılmış. Ancak bu üç kitabı şimdi bir romanın üç bölümü olarak ele almak en doğrusu. Çünkü o yıllarda, “Ben Bir Kediyim” de, Soseki’nin birçok eseri gibi tefrika olarak yayımlanmış, sonradan da bir bütün haline getirilmiştir.

“Ben bir kediyim. Henüz bir adım yok. Nerede doğduğumu da bilmiyorum. Hatırladığım tek şey; hayatımda ilk kez bir insan gördüğümde nemli ve karanlık bir yerde miyavlıyor olduğum. Sonradan işittim ki, türünün en gaddar üyelerinden biriymiş bu insan; yiyecek ve yatacak yer karşılığında evin ufak tefek işlerini yapan bir öğrenci, yani bir shosei imiş. Meğer böyleleri kimi zaman bizi yakalar, haşlar ve yermiş.” cümleleri ile başlayan roman, daha ilk satırlarından bizi içine alıyor. Kedimiz taşlayan bir dille, şahit olduğu insanları ve olayları kadrajına alırken, bizim de yüzümüze büyük bir gülümseme yerleştiriyor. Romanın başkahramanı olan kedimizin tanıklıkları, aslında sıradan bir insanın günlük hayatı içerisinde şahit olduklarıyla birebir örtüşüyor. Belli çarklara kendini monte edememiş, bunu tercih etmemiş bir insanın, kedi misali nasıl zorluklarla baş etmek zorunda kaldığını idrak ederken, kedimizin yorumlarıyla kendi iç sesimizi onunkine katma tecrübesini yaşıyoruz. Romanın okuma keyfinin yüksek olmasının en büyük sebebi de, muhtemelen kedimiz ile kurduğumuz özdeşleşmenin bu kadar kolay ve güçlü gerçeklemesi diye düşünüyorum. Romanı okurken, Dostoyevski’nin “Ezilenler”inde ya da Emile Zola’nın “Germinal”inde karakterler, insan değil de hayvan olsa nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyor insan. Çağdaş Çin edebiyatının usta ismi Mo Yan’ın “Yaşam ve Ölüm Yorgunu” isimli dev eseri de kendini hatırlatmıyor değil. Bir asır önce kaleme alınmış, dönemin gerçekleriyle tıpkı “Yaşam ve Ölüm Yorgunu” gibi sağlam bağlar kurmuş roman, okuma süresince sayısız çağrışıma sebep oluyor.

Karakterimiz kedinin, hayatına ve en önemli eylemlerine/deneyimlerine ev sahipliği yapan ortamın sahibi olan insanın Batıyla olan ilişkisi; dönemin batılılaşma çabasının hatalı taraflarını kolayca izlememizi sağlıyor. Bu Soseki’nin diğer eserlerinden de alışık olduğumuz bir şey, zira yazarın ‘yazarlık derdi’ zaten yaşadığı dönemi artıları ve eksileriyle eserlerine yerleştirebilmek olduğundan, her eserinde sosyal gerçekçi bir çabayla bunu yaptığını görmek mümkün. “Küçük Bey”, “Gönül” gibi eserlerini fazla ulusal bulan ve istediği yakınlığı kuramamış olan uluslararası okur için “Ben Bir Kediyim” tam olarak da aranan kan oluyor ve okur seçmeden, herkese kendini hemencecik veren bir eser olarak göze çarpıyor.

Kedimizin sahibinin evine gelen gidenler de, karakterimizin gözlemlerinden kurtulamıyor. Hatta toplumun farklı kesimlerinden çıkıp gelen bu konuklar, Soseki’nin incelikli analizleriyle donanıp, bize dönemin çözülmesini gösteriyor. ‘Bütün’ üzerinden bu çözülmeyi sürekli olarak bize gösteren yazarımız, bu romanda parçalar üzerinden de çözülmeyi gösterme başarısına sahip oluyor. Tüm bunların yanında Soseki bu yöntem ile Japonya’yı da ısırmaktan kaçmıyor. Meiji Restorasyonunun bireyler üzerinde yarattığı ritimsizlik gözler önüne seriliyor ve her bir bireyin iç dünyasını izleme fırsatını bize sunuyor. Ayak uyduramamış, aksak ilerleyen bireylerin; gösterdikleriyle oldukları arasındaki paradoksu gerçekçi bir şekilde ortaya koymasıyla bir kez daha alkışı hak ediyor.

Sık sık Viktoryen edebiyatıyla benzerlikleri bulunan “Ben Bir Kediyim”, bu ilişkilendirmenin de bilinçli bir şekilde hakkını veriyor. Zira hem konuyu işleyiş hem de konunun ilerleyiş şekliyle Viktoryen döneme çok güzel selam çakıyor Soseki. Bu Soseki’nin Batı edebiyatı üzerindeki bilgisi ve hâkimiyetini gösteriyor ve hatta artık Soseki’nin yazarlık konusundaki gövde gösterisi olarak da yorumlanıyor. Sonradan kendi sesini rahatça ve daha güçlü bir şekilde duyacağımız Soseki’nin, ilk eserlerinden biri olarak, bize onun edebi yolunun şekillenmesi yolunda ilk duraklardan birinin gücünü gösteriyor.

Beyazperdeye de uyarlanan kitap ilk olarak 1936 senesinde Kajiro Yamamoto tarafından filme alınıyor. Ancak dönemin teknik şartları ve kitabın filmleştirilmesi noktasında karşılaşılan sorunlar filmin çok başarılı olamamasına sebep oluyor. 1975’te önemli yönetmen Kon Ichikawa tarafından tekrar sinemaya uyarlan kitap ve ortaya Ichıkawa’nın en sevilen adaptasyonlarından birinin çıkmasına olanak sağlıyor. 80’li yıllarda animesi de yapılan roman, son yıllarda görsel sanatların birçok alanında kendine yer buluyor. Ülkesinde büyük bir klasik haline gelmiş romana, bizde yüz yıllık bir gecikmenin ardından Türkçede sahip oluyoruz.

İyi okumalar diliyorum.




Translate »