Nagazaki Öyküleri

“Nagazaki” / Yuichi Seirai / Dedalus Yayınları / Çev: Devrim Çetin Güven / 311 Syf.

Küresel bir sorundan, sayısız kişisel soruna…

6 Ağustos ile 9 Ağustos 1945 tarihleri, asla silinmemek üzere dünyanın belleğine, kapkara harflerle kazındı. Hiroshima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları, II. Dünya Savaşı’nı ve küresel siyasetin gidişatını kökünden değiştirdiği gibi; Japonya’da binlerce sivilin korkunç bir şekilde can vermesine ve etkileri hala gözlemlenebilen onarılamaz hasarların vuku bulmasına sebep oldu. Dünya o güne değin kullanılmış en güçlü silahların, geleceğe miras hastalıklı etkilerini, 1950li yıllardan itibaren görmeye başladı.

“Nagazaki”nin yazarı Yuichi Seirai de 1958’de, henüz yaralar kapanmamışken Nagazaki’de dünyaya geldi. Seirai, üniversite eğitimini de Nagazaki’de yaptıktan sonra, büyüdüğü topraklardan taşınmadı ve burada memurluk yapmaya başladı. Genel çalışma alanı olarak da, bir Nagazakiliden doğallıkla beklenebilecek bir alan olan “Dünya Barışı Faaliyetleri”ni seçti. Boş zamanlarında da, kendini en büyük tutkusu olan yazma işine verdi. Yazdıklarında da çalışma hayatındaki vizyonundan kopmadı ve topraklarının çektiği acılara duyarlı, konularını Nagazaki’nin toplumsal hafızasından alan eserler ortaya koydu. Yuichi Seirai’nin dünya çapında önem kazanmasını sağlayan “Nagazaki” kitabı, yazarın yurduyla kurduğu duygusal bağın net bir şekilde gözlemlenebildiği ve gerçekliğin okuyucuya sert bir şekilde vurduğu bir eser.

“Nagazaki” içerisinde altı öykü barındırıyor. Bu öyküler Nagazaki kentinin tarihi önemi olan iki merkez olayı üzerinde, tematik bütünlük sağlanacak şekilde kaleme alınmış. Bunlardan ilki eskilere dayanan dini bir dava. 16. ve 17. yüzyılda Japonyasında, Hıristiyanlığı kabul eden Japonlara karşı, kendi devletleri tarafından akıl almaz bir zulüm ve vazgeçirme politikası uygulanmıştı. O dönem Hıristiyan mensupları için Nagazaki önem arz eden bir merkez haline gelmiş, hatta kentin ‘Dualar Şehri’ adını almasını da bu dönemde olmuştu. Ancak bu merkezi durum Nagazakili insanlar için acı bir şekilde sonuçlanmış ve Hıristiyanlığın önüne geçme adına yapılan hareketlerde birçok vatandaş burada kanlı bir şekilde katledilmişti. Bu olay hikâyelerin içerisinde zaman zaman kendini gösteren ve her daim atıfta bulunulan olay olarak göze çarpıyor. Diğeri ise, daha yakın bir tarihte gerçekleşen ve öykülerin merkezinde daha net izlenebilen bir olay. Bu olay, girişte de bahsettiğim üzere, ABD’nin Japonya’ya yapmış olduğu korkunç atom bombası saldırısıdır. Japonya 9 Ağustos 1945 tarihinde, Nagazaki kentinde patlatılan “Fat Man” isimli, ilkinden daha korkunç atom bombası nedeniyle, ilk anda 100.000in üzerinde insanını kaybetmiş, sonrasında da yıllarca içerisinden çıkamayacağı bir yıkımla yüzleşmek durumunda kalmıştı. Bu atom bombası, o dönemin insanları için ölümcül olduğu gibi sonraki nesillere de travmatik bir bellek hediye etmişti.

Kitaptaki öyküler çoğunlukla günümüzde geçiyor ama sürekli olarak bu iki olay arasında belleksel geçişler yaşanıyor. Tarihin sadece yaşanıldığı dönemi değil, çok sonrasını da ne denli sert bir şekilde etkileyebildiğini gözler önüne seriyor. Sivil insanların, halen atom bombasının izlerini taşımak konusunda sahip oldukları kara talih ve yüzyıllar önceki atalarının inançları için çektiği korkunç çileler bazen silik bir şekilde bazen de bıçak keskinliğinde hikayelerde ortaya çıkıyor.

Bir nevi tarihsel hesaplaşma diyebileceğimiz öykülerden ilki “Çiviler”,  bir babanın korkunç günahlar işlemiş ve sınırlarını kaybetmiş akıl hastası oğluyla olan hesaplaşmasını ve sonrasında karısıyla yeni bir hayata başlamaya itilişini ele alıyor. İkinci öykü “Taşlar” ise, zihinsel engelli Shu ile çocukluğundan ona kalmış, en samimi arkadaşı olarak gördüğü senatör Kyu’nun insanı hüzünlendiren karşılaşması anlatılıyor. Üçüncü öykü olan “Böcekler” ise, kitabın en sert hikayelerinden biri. Bu öyküyü okurken atom bombasıyla birebir karşı karşıya kalmış ve yaşamayı başarmış bir genç kızın, yetişkinliğinde ruhunda ortaya çıkan handikapları gözler önüne seriliyor. Çok gerçekçi ve dokunaklı olan bu öykü, atom bombasına yabancılaşmış günümüz Japon insanının aslında derinden derine ne kadar çok bu olayın etkisi altında kaldığını gösteriyor. Dördüncü öykü olan “Nektarlar”da yazar hem atom bombasına hem de Hıristiyan inananlara günümüzden bir bakış sunuyor. Bunu çok derinden, edebiyatın diliyle yapan Seirai, üstte bir kadının cinsel arzularına ve yenilgilerine odaklanıyor. Beşinci öykü “İstiridyeler” ise, Nagazaki’nin travmalarını lokal altında ele alan bir öykü. Bizden çok uzaklarda yaşanan toplumsal travmaların bir bireyin süzgecinden geçirilmiş olarak kavranmasına olanak sağlayan bu öykü, aynı zamanda Nagazakili bir birey ile duygudaşlık kurmak adına çok yardımcı. Son öykü “Kuşlar” ise, atom bombasıyla doğumunun hemen akabinde tanışmış bir insanın, yaşam boyu süren kimlik problemlerine odaklanıyor.

Yuichi Seirai daha önce herhangi bir eseri Türkçeye çevrilmemiş, haliyle bizim için oldukça yeni bir isim. Dedalus Yayınları, bilinçli ve zengin seçkisiyle yakın dönemde yükselişte olan bir yayınevi olarak, özenli bir baskı, tasarım ve çeviriyle bize bu kitabı armağan etti. Çeviri koltuğunda ise, Devrim Çetin Güven oturuyor. Şuan 9 Eylül Üniversitesi çatısı altında öğretim görevlisi olarak çalışan Güven, yüksek lisans ve doktorasını Japonya’da yapmış ve yıllardır edebiyat alanında çalışmalar yapan bir isim. Daha önce kendisinin çevirisinden Kojin Karatani’nin “Derinliğin Keşfi” isimli kuram kitabını okumuştuk. Bu bilindiği kadarıyla Güven’in ilk edebiyat çevirisi. “Nagazaki”de tatmin edici bir sonuçla karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Bu ay içerisinde Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Natsuki İkezawa’nın “Ağabeyine Çiçek Taşıyan Kız” isimli ikinci edebiyat çevirisiyle Güven, bizde daha çok kitabın çevrilmesi adına umutlu ve mutlu bir his oluşmasını sağladı.

Bu denli acı veren tarihsel olaylar, kurmaca edebiyatın içerisinde konu edildiğinde; genellikle olayla muhatap olanlar, anlatılanların yetersizliğinden şikâyetçi olurlar. Mesela, Nazi dönemini anlatan yazınlardan en kalıcı olanları, olayları birebir yaşamış insanların kaleme aldıklarıdır. Bu yüzden, bir açıdan anlatılanlar çok “az” gelebilir, ancak bir açıdan da Seirai her gün karşısına çıkan ve ona geçmişi hatırlatan onlarca öykünün, enstantanenin arasından bir seçme yapmış ve abartıya kaçmadan anlatmış gibi geldi bana. Okurken burkan, irkilten öyküler içeriyor “Nagazaki”. Hiçbir açıdan kanıksamamamız gereken bir olayın siviller üzerindeki etkilerine daha yakından bir bakış atmak ve empati yeteneğimizi bu alanda daha işler hale getirmek adına çok önemli bir kitap olduğunu düşünüyorum.

*Bu yazı Japon Sineması E-dergisinin 15.sayısında yayınlanmıştır. Dergiyi okumak için tıklayınız.




Translate »