Manganın Ötesinde Bir Çizgi Dünyası: Gekiga

Mangalarıyla dünya pazarında bir dev olan Japonya’nın bu konudaki marifeti su götürmez bir gerçek ancak manganın gölgesinde kalmış başka bir dünya daha var: Gekiga.  Siz de bu terimi ilk kez duyanlardansanız, gelin birlikte öğrenelim gekiga nedir/ne değildir?

Savaşla Büyümüş Bir Neslin Hikâyesi

Günümüzde birçok çeşidi olan ve her kitleye hitap eden mangalar 1950 ortalarında da benzer ögeleriyle ön plana çıkmaktaydı. Doğa üstü güçler, kahramanlar, iyi ve kötünün çarpıştığı fantastik evrenler… Esas hedef kitlesi ise çocuklardı. Hemen hemen her çocuk bu tür kurguları sever ne de olsa. Ancak 1930-1940 arasında doğmuş jenerasyon ‘her çocuk’ değildi; diğer çocuklardan, hatta belki de diğer yetişkinlerden çok daha farklı kaygıları, düşünce yapıları ve hayatları vardı. Savaşa tanıklık etmiş olmanın getirdiği yük pek de hafif olmasa gerek, bunalımla erken tanışmışlardı. Edebiyat, sanat, her alanda savaşın getirdiği psikolojik yıkım o dönemde büyümüş neslin eserlerinde görülebiliyordu. Gekiga’yı mangadan farklı kılan unsurun başlıca sebebi de bu. Konu olarak savaşı işlediği için değil ama bu fark; gekiga kahramanların, olağan üstü olayların olmadığı daha gerçek bir dünya sunuyor bize. Gerçek hayat, gerçek sorunlar, gerçekçi karakterler.

Kelime anlamı dramatik resim olan gekiga terimi 1957 yılında Yoshihiro Tatsumi tarafından ortaya atıldı. Daha sonra ciddi mangakalar da bu akımı takip etti. Amaçları basitti; çocuklardan farklı bir kitleye hitap etmek, yetişkinlere ulaşmak istiyorlardı.

Mangadan farklı olan bir diğer unsur ise elbette çizimler. Gekiga daha gerçekçi çizimleri ile öne çıkmasına karşın, karakter çizimleri oldukça düz ve sade. Olay örgüsünü ise hikâye anlatır gibi işliyordu. Manga endüstrisinin kalbi olan Tokyo yerine Osaka’da kütüphane raflarında yerini aldı. Bu dönemde kütüphaneler piyasanın aksine deneysel ve eleştirel işleri kabul ediyordu. Bu ‘aykırı’ akım zamanla daha ciddi içerik arayışında olan gençler arasında yayıldı. En sonunda Osamu Tezuka da bu akıma kapıldı ve 1970 yıllarının başında HinoTori’yi, 1980 başında ise Adolf’u yayınlayarak bu Yoshihiro Tatsumi’nin etkisinde kaldığını açıkça gösterdi. Aynı şekilde Tatsumi de Tezuka’nın hikâye anlatım şeklini kendine örnek alıyordu.

Bu karşılıklı etkileşimin belki de en büyük getirisi Tezuka’nın bu akıma dahil olmasıydı. Böylece ana akım tarafından kabul edilen bu stil popüleritesini katlamakla kalmayıp 1970-80 yılları arasında mangaların altın çağı olarak tarihe geçti.

Sonrasında ise reklam, pazarlama derken çarkları arasında shounen mangalara yenik düştü. Birçoğu gölgede kalmış bu eserleri okumanız, özellikle o dönemi ve nesli anlam anız için naçizane tavsiyemdir.

Dipnot: YoshihiroTatsumi’nin eserleri basıldı mı bir fikrim yok ama Kazuo Koike’nin Lone Wolf and Cub serisinin ciltleri Türkçe olarak Emre Yavuz’un çevirisiyle Marmara Çizgi tarafından basıldı. Tavsiye ederim, iyi okumalar J

*Bu yazı YATTAA* dergisinin 22.sayısında yayınlanmıştır.




Translate »