Kobo Abe’nin Dünyasında Kum Kusturan Bir Esaret Öyküsü: KUMLARIN KADINI

Kobo Abe’nin Kafkaesk Dünyasında Kum Kusturan Bir Esaret Öyküsü

Kobo Abe’nin 1962 senesinde yazdığı ‘Kumların Kadını’ modern romanla tanışmak için okuyabileceğimiz en güçlü yapıtlardan bir tanesi olarak son zamanlarda adından çokça bahsettiriyor. Edebiyat tarihinin bu denli özel ve güçlü bir eseri, ne yazık ki uzun süredir Türkçede okunamıyordu, baskısı yoktu. Monokl Yayınları, bu eksikliği gözden kaçırmayıp, ‘Kumların Kadını’nı yeni bir çeviri ve özenli bir tasarımla bizimle buluşturdular. 2017’nin önemli edebiyat olayları arasında saydığımız bu baskıya bizde kayıtsız kalmayarak, Abe’nin kaotik romanı hakkında bir yazıyı sizinle buluşturmayı boynumuzun borcu bildik.

Japonya’nın Franz Kafkası olarak da bilinen Kobo Abe, tıp fakültesi bitirmiş olmasına rağmen, hiçbir zaman mesleğini yapmamış; yazarlığa yönelip, yazdıklarıyla Japonya’da avandgard yazınının öncüsü olmuştur. Türkçede henüz ‘Kumların Kadını’ ve ‘Kutu Adam’ isimli iki romanı yayımlanmış olmasına karşın, Abe aslında Japon Edebiyatı’na çok sayıda roman, tiyatro oyunu ve şiir kitabı armağan etmiştir. 1993 senesinde vefat eden Kobo Abe, Haruki Murakami’nin tüm dünyada yarattığı çalkantıdan sonra, gözlerin bu toprakların yazarlarına yönelmesiyle birlikte yeniden keşfedilmektedir. Onun edebi tarzını tarif etmek her daim zor olmuştur. Eserlerinde, Mishima’nın gözlemciliği, Murakami’nin uçarılığı ve Oe’nin derinliğini bulmak mümkündür. Bir yazarın diğerine benzemediği Japon topraklarında, Abe’de kendisine tamamen şahsına münhasır bir edebi yol açmayı başarmıştır.

Hiroshi Teshigahara’nın 1964 yapımı Kumların Kadını filminden bir sahne

‘Kumların Kadını’ 1962’de yayımlandığında Japonya’nın en önemli edebiyat ödüllerinden biri olan Yomiuru Ödülüne layık görülmüştü. Hemen akabinde kitabı çok sinematografik bulan Hiroshi Teshigahara ile masaya oturan Kobo Abe, senaryosunu kendi yazdığı; Teshigahara’nın da muazzam bir yönetmenlik performansı gösterdiği, sinema tarihinin en başarılı uyarlama filmlerinden biri sayılan, Cannes Film Festivali’nde de Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen aynı isimdeki filmin ortaya çıkmasına olanak sağladı. ‘Kumların Kadını’, filmle birlikte çok büyük bir kült olacağının sinyallerini verdi. Nitekim üzerinden 55 sene geçtikten sonra rahatlıkla bunun gerçekleştiğine tanıklık ettiğimizi söyleyebiliriz.

Roman, Niki Jumpei isimli bir böcekbilimcisinin hafta sonu tatilinde, kumulların olduğu bir alanda yaptığı böcek avı ile başlıyor. Büyük kum tepeleri arasında böcek avında olan Jumpei, kum tepeleri arasında karşılaştığı köylüler aracılığıyla geceyi geçirebileceği bir yer buluyor. Büyük bir kum çukurunun içindeki dul bir kadının yanında konaklayan Jumpei, sabah kalktığında hiç hesaplamadığı, korkunç bir durumla karşılaşıp akıl almaz sürecine giriş yapıyor. 20yy’da bir esaret öyküsü olan ‘Kumların Kadını’ bizi bir yandan akıl almaz bir çaresizlikle yerimize çivilerken; diğer yandan ağzımızdan burnumuzdan kum getiren olağanüstü aktarımıyla olduğumuz yerden kum çukurunun içine bırakıyor.

Kumların Kadını eserine hayat veren Kobo Abe

George Perec ‘Uyuyan Adam’ romanında kalabalık şehirlerde, odasına hapsolmuş varoluş sıkıntısı dahi çekemeyen insanı anlatıyordu. Kafka ‘Dönüşüm’ünde bir sabah insan değil böcek olarak uyanan insanın karanlık yoksunluğunu aktarıyordu. Abe ise, avladığı böceklerden bir farkı kalmayan, insan olarak ama böcek gibi yaşayan bir adamın öyküsünü anlatıyor. Bunu yaparken de, en iyi bildiği şeyden şaşmayarak, zekice kurgulanmış, lezzetli alegoriler kuruyor. Roman boyunca üstte kendimizi öyküye bırakırken, altta Abe’nin sordurttuğu sorulara odaklanıyoruz.

Kafka romanlarından alışageldiğimiz bir girdap vardır ‘Kumların Kadını’nda. Tıpkı ‘Dava’ romanındaki gibi nedeni muğlak bir esaretin içerisinde bulur karakterimiz kendini. Yalnız buradaki karakterimiz Jumpei her şeyin yanında, ava çıktığı yolda, resmen av olur. Bu av olma hali onda yeni bir dünyanın kapılarını açtığı gibi, öteki olarak eski yaşantısına bakma yeteneğini elde etmesini sağlar. Bu yeni dünyada kum kendi sistemini kurmuştur. Zaman da, mekan da, oluş da, hatta ve hatta varlık da kum olmuştur. Kumun yasasından kaçış için tek bir şey vardır o da karakterimizin yanında kaldığı kadın. Yani kumların kadını. Bu yoldaş, rahatlatıcı olduğu kadar, kumun yasalarına koşulsuz itaat eden haliyle bir asker gibidir. Tüm yolların aynı noktaya döndüğü bu küçük dünyada, kadın sanki mücadele arkadaşı değil, onu oraya entegre edecek bir öğretmen gibidir. Kadınla ve kumla girişilen mücadele zaman zaman sekteye uğrayıp, zaman zaman arş olsa da aslında bu esnalar karakterimizin derinden varoluş sorgulamalarına daldığı ve kendini yeniden yazmasını sağlayan anlardır.

Kaçmaya çalıştıkça daha zor bir engel haline gelen, her dakika daha dayanılmaz olan, vücutta yaralar açan, yemekleri yenilmez yapan, evi yıkacak gibi sallayan kum aslında bireyin kendi kendisiyle olan kavgasıdır. Kobo Abe’ye bir röportajında Japonya’da romana benzer, kumulların olduğu bir alanın hiç bulunmadığı, buradaki mekanın ilhamının neresi olduğu sorulur. Abe’nin verdiği cevap oldukça açıklayıcıdır: “Anlattığım kum, bizim kendi kafamızda olan kum. Başka bir şey değil.”

Tüm bu çatışmaların sonucu nedir peki? Okuyunca herkes kendi süzgeçinden geçene göre karar verecek. Sonsuz tutsaklık ve esaret altında ortaya çıkan gerçek özgürlük mü? Modern dünyanın insanı bir yalan haline getirdiği mi?

Yoksa bir yığın kum altında çürüyen bir yığın insanın can çekişmesi mi?

*Bu yazı Japon Sinema E-Dergisinin 19.sayısında yayınlanmıştır. Diğer yazıları okumak için tıklayınız.




Translate »