Kalıplara Sığmayan Senarist | Gen Urobuchi – I. Bölüm

gen urobuchi kapak

Oldukça üretken bir yazar olan Gen Urobuchi ya da sevenlerinin ona verdiği isim ile The Butcher / Gen Urobucher (bu konuya biraz sonra değineceğim), en basit tabir ile karanlık hikayeleri ve plot twist’leri seven bir yazar. İşlerinin hemen hepsinde belli özellikler görebilirsiniz. Ama en çok da hikaye sizi ters köşe yapıyorsa, karanlık bir atmosfer varsa, nihilizm öğeleri taşıyorsa ve hiç beklemediğiniz anda bir karakter ölüyorsa bilin ki bir Gen Urobuchi hikayesi izliyorsunuz. Urobuchi ve nihilizm üzerine ayrı bir yazı yazılması gerektiğini düşünsem de, şimdilik konuyu daha genel kapsamlı tutmayı planlıyorum.

Biraz Urobuchi’nin işlerine bakarken biraz da onu tanıyalım istiyorum. Zira kendisi -her ne kadar dünyaca ünlü olsa da- ülkemizdeki anime izleyicilerinin gözünden kaçan bir yazar bence. Gerçi bunun nedeni olarak; hitap ettiği kitlenin 15-20 yaş gibi –genellikle- shounen izleyicisi olmaması ve ülkemizdeki genel anime izleyici kitlesinin çoğunluğunu tam da bu 15-20 yaş aralığının oluşturması gibi etkenler olduğunu düşünsem de, animelerini izleyen ve sevenlere senaristi/yaratıcısı olan Gen Urobuchi’yi sorduğumda çok eksik bilgileri olduğunu fark ettim. O yüzden bu konu üzerine bir şeyler yazmak istedim.

20 Aralık 1972 Tokyo doğumlu olan yazarımız an itibariyle bir görsel roman (visual novel) şirketi olan Nitroplus’da (Nitro+) çalışıyor. Zaten onu üne kavuşturan işi de yine Nitro+ yapımı olan ve 2003 yılında yayınlanan Saya no Uta isimli görsel romanı. Her ne kadar ilk işi Phantom of Inferno (2000) olsa da asıl ününü Saya no Uta ile sağladı diyebiliriz. Bu arada bu işinden sonra birkaç eleştirmen kendisine “urobucher” lakabını taktı. Sağolsun kendisi de bu ve bundan sonra gelen yapımlarında (tabii önceki yapımlarında da) yer yer noir anlatımları, ani ölümleri, nihilizmi ve beklenmedik kayboluşları adet edinince lakabı bu şekilde kaldı.

Saya no Uta

Çalıştığı şirket için bir çok görsel roman hazırlayan Urobuchi aynı zamanda Type-Moon gibi farklı şirketlerle de çalıştı. En başarılı işleri arasında gösterilen Fate/Zero’yu örnek verebiliriz buna. Her ne kadar asıl yaratıcı ekibinin içinde olmasa da, zira biliyorsunuz ki Fate/Zero, Fate/Stay Night’ın öncesini anlatan bir yapımdır, hikayeyi getirdiği farklı bakış açısı sayesinde Fate/Stay Night sevenlerin gözünde bile “ayrı bir yer”i olan senarist olmayı başardı. Yakın arkadaşı olan ve Type-Moon’da çalışan Kinoko Nasu ile birlikte üstesinden geldikleri geniş kapsamlı bir iş (hem visual noval hem manga hem de anime serisi) olan Fate/Zero’nun yanı sıra Fate/Apocrypha visual noval’ının da ekibi içinde yer aldı bu ikili.

fate zero

Gen Urobuchi’yi başlangıçta görsel romanlarıyla bilinse de yayınlanmış manga hikayeleri de var. İkinci bölümde biraz daha detaylı bahsedeceğim ve anime serisi olmuş Fate/Zero (2011), Mahou Shoujo Madoka Magica (2011), Phantom: Phantom of Inferno (2002)Kanshikan Tsunemori Akane (Psycho-Pass) (2012) ve Suisei no Gargantia (2013) gibi serilerin yanı sıra, Red Dragon (2012), Eisen Flügel (2009) gibi animeleşmemiş mangaları da var. Ayrıca Black Lagoon (2008) mangasındaki hikaye de Urobuchi’nin ama animesinde hikayenin daha farklı olduğunu belirteyim.

Hikayelerindeki karanlık yapıyı gençliğinde yakalandığı –ve ölümün kıyısına kadar geldiğini söylediği- salgın hastalığa bağlıyor Urobuchi. Bu bağlamda animelerine bakalım biraz; mesela Psycho-Pass (2012) animesinde yarattığı distopik dünya ve felsefi altyapısı oldukça dikkat çekici. Minority Report filmi ile Clockwork Orange filmini birleştirsek bu kurguya en yakın kurguyu elde edebiliriz sanırım. Ama yine de Psycho-Pass’daki Sibyl Sistem ile izleyiciye sunulan felsefi sistem eleştirisine yaklaşamayız. Senaryoyu oluştururken Philip K. Dick’in distopyalarından ve Gattaca filminden esinlendiğini de itiraf eden Urobuchi, her ne kadar esinlendiğini söylese de oldukça orjinal bir senaryo yaratmayı başarmış bana göre. Savunduğu nihilist felsefeyi de en çok bu animede görürüz mesela (bkz: makishima karakteri). Bu sistem eleştirisine benzer bir eleştiriyi Urobuchi’nin başka bir eseri olan Suisei no Gargantia (2013) anime serisinde de görebilirsiniz. Üstelik oldukça renkli çizimleri olan anime üzerinde bu eleştiri ve bilinmezlik hiç de sırıtmamış. Çünkü Urobuchi karanlık ve bilinmez hikaye oranını çok güzel ayarlamış.

psycho pass

Öte yandan Urobuchi’nin referanslarında yine yaratıcısı ve senaristi olduğu Mahou Shoujo Madoka Magica (2011) gibi bir anime var ki, bir çok anlamda onun en farklı işi diyebilirim. Grotesk çizimler ve sürreel anlatım hemen farkını ortaya koyuyor zaten animenin. Tamam bu anlatım herkese hitap etmeyebilir ama ağızda farklı bir tat bıraktığı da ortada. Ve bu tat kesinlikle denenmeli bence. Görsel roman hikayesi olan Phantom: Requiem for the Phantom’da ise Black Lagoon’a benzer bir hikaye görüyoruz. Yani bu sefer karanlık hikaye ve plot twistlerimizin temelinde suç dünyası ve mafya oluyor.

Evet, birinci bölümü burada bitirelim. İkinci bölümde Urobuchi’nin vasat işlerine, diğer karanlık animelerine ve adalet anlayışına kısa bir bakış atacağız.

Bu yazı ortak çalışma yaptığımız www.birdizihaber.com adresinde yayınlanmıştır.



bazen hayatımın kalanını sadece anime/dizi/film izleyerek geçirmek istediğim doğrudur.