Kaleminden Kan Damlayan Yazar Yukio Mishima ve Öykü Kitabı ‘Yaz Ortasında Ölüm’

yukiomishima (2)

Bir yazar düşünün, kaleminin yazdığı her şey tartışılmış, yazarlığın varoluşunu çok kere sorgulatmış, eserleriyle sınırları kat be kat aşmış, ölümüyle bile fırtınalar koparmış… Çağdaş Japon edebiyatının zirvesi, dünya edebiyatının da en kült isimlerinden olan birinden bahsediyorum: Yukio Mishima. Kavgacı, fanatik, faşist, eş cinsel, mazoşist, sadist, röntgenci, ensest… Onun için söylenmiş çok şey var ama onu tam anlamıyla karşılayan bir sıfat yok. O tek bir kelimeyle sınırlandırılamayacak, etiketlemeyecek derecede engin ve farklı bir yazar.

Mishima bir samuray ailesinin ferdi olarak dünyaya geliyor. Çocukluğunun büyük bir kısmını babaannesinin yanında geçiriyor ve babaannesi ona bir kız çocuğuymuş gibi davranıyor. Küçük yaşlarında, kapı deliklerinden annesini röntgenliyor. Aklı selim olmaya başladığında entelektüel merakları ağır basıyor. Bir yandan da Japonya’nın binlerce yıllık tarihi ve sanatı içinde kayboluyor. Üniversiteyi Tokyo İmparatorluk Üniversitesi’nde okuyor. Bir süre memurluk yapan Mishima, sonunda kendini yalnız yazarak var edebileceğine inancından; işinden ayrılıyor ve yazmaya başlıyor. O güne kadar ülkesinde yazmış yazarların en üretken olanı haline geliyor. 45 yıllık kısa yaşamına, onlarca roman, onlarca hikaye, onlarca tiyatro oyunu, seyahat kitabı, makaleler, şiirler, senaryolar sığdırıyor. Yazmakla yetinmeyen Mishima, hem oyuncu hem de yönetmen olarak filmler yapıyor, kabuki ve no tiyatrolarında rol alıyor, tiyatro oyunlarının yönetmenliğini yapıyor, fotomodel olarak çalışıyor. İçinde kendi evininde olduğu birçok yapının mimarisine imza atıyor. Senfoni orkestrası şefi oluyor, dekor ve kostüm danışmanlığı yapıyor. Birçok kez Nobel Edebiyat Ödülüne aday gösteriliyor. Yönettiği filmlerle, tartışılan bir sinema anlayışı oluşturuyor. Sinema estetiğine dair kalıcı sözler söylüyor. Sanatla yetinmeyen Mishima, Uzak Doğu dövüş sanatlarında ustalaşıyor, en iyi samuray kılıcı kullanan kılıç üstatlarından biri oluyor. Tüm bu süre içinde Japon Savaş Sanatı konusunda makaleler kaleme alıyor, işin hem teorik kısmını hem de pratik kısmını birleştirerek bunun sunumunu yapıyor. Hem yazar olan hem de Japon Samuray geleneğince silah kullanmakta ustalaşmış arkadaşlarıyla militer bir grup kuruyor. Her şeyle ilgili görüşlerini ince bir şekilde aktardığını söylediği Bereket Denizi Dörtlemesini yazdıktan hemen sonra, kurmuş olduğu örgütle Japonya’da bir askeri kışlaya darbe yapıyor. Burada yanlış batılılaşmaya karşı matifestosunu okuyor ve sonrasında seppuku yaparak intihar ediyor.

Böylesi bir çağdaş yazar hakkında hükme varmak kolay bir şey değil. Hele ki bizden çok farklı, köklü bir uygarlığın bir parçası olarak doğmuş, gelişmiş ve sonsuzlaşmış ise çok daha zordur. Çünkü hem üzerinden geçen zaman az gelir değerlendirme için, hem de bambaşka bir kültürün egzotikliğine kapılabilme ihtimali ortaya çıkar. Bu yüzden Mishma gibi bir üstadı değerlendirirken biraz çekingen kalmak, kuramsal saptamalar yapmak için korkakça cümleler kurmak çok normaldir. Bizden çok daha yetkin ve önemli isimler, edebiyat tarihinin çok değerli yazarları, Mishima’nın ardından onu yazmak istemişlerdir. Henry Miller ve Marguerite Yourcenar’ın yazdıkları en tatmin edici örnekleridir. Bu usta yazarlarda Mishima’nın gizemine, dehasına ve değerine kendilerince yakınlaşmaya çalışmışlardır.

yukiomishima (1)

‘Yazarın kalıcılığı yazdıklarındandır.’ ilkesi kapsamında eserlerinden bahsederek, onunla bir bağlantı kurmaya çalışacağım. ‘Bir Maskenin İtirafları’ yazarı Japonya’ya tanıtan ilk romanı. Kendi çocukluk ve ergenlik serüveninden bahsettiği, sarsıcı kesitlerle dolu öz cinsel haritasını çizdiği bu roman; Freudyen yorumlamalara açık, ilk eser olarak oldukça çarpıcıdır. Yazarın otoportresi üzerinden evrensel sayılabilecek ergenlik travmalarına sert bir müdahale şeklidir. Kendini yazma, kendini yeniden biçimlendirme, Mishima’da saplantılı bir dürüstlük içinde gerçekleşmektedir. Kitaba ayrıntılı bakıldığında dönemdaşlarından olan Avrupalı Albert Camus‘un, Jean Paul Sartre‘ın öne sürdüğü karanlık felsefeden çok uzakta değildir. Yalnız batılaşmaktan kaçmamış kendi kültürüne de fanatik bir şekilde bağlı kalmış bir Japon’un özgün sesi duyulmaktadır. Avrupa’yı bilen ve tanıyan Mishima bu eserinde Marcel Proust, Oscar Wilde gibi sesini kendine yakın bulduğu yazarların adını zikreder ve bir paralellik kurmaya çalışır. 20.yy edebiyatının en büyük isimlerinden biri olan Marcel Proust‘un o dönem Japonya’sında adının kitaplarda geçirilmesi oldukça sıra dışı ve ileri bir anlayışın ifadesi olarak görülmektedir şuan. Mishima, iflah olmaz entelektüelliğinin zemini de ilk tanınan eseriyle ortaya koymuştur.

Yukio Mishima, Haruki Murakami’den sonra eserlerinin birçoğu Türkçeye çevrilen nadir Japon yazarlardandır. Ancak halen çevrilmemiş çok sayıda değerli eseri vardır. ‘Bir Maskenin İtirafları’ndan sonra arada çevrilmemiş eserleri bir kenara koyarsak, 1954 tarihli ‘Dalgaların Sesi’ belirleyici niteliğe sahip romanlarından bir tanesidir. Mishima’nın ayrıksı bir anlayış gösterdiği tek romanıdır bu. Yüzünü karanlıktan ışığa döndürdüğü tek kitap olma özelliğini taşır. Bir ada öyküsü olan ‘Dalgaların Sesi’ Mishima’nın iyimserlikle sevişmesidir. Kendisini Budizm, Hinduizm, Şinto ve diğer Uzak Doğu mistik inanışlarından geçirmiş genç bir adamın, aşka aşkının güzellemesidir.

Mişima sonraki yıllarda daha sarsıcı işlerin yaratıcısı olmaya başlamıştır. Rahatsız eden dizeler kurmaktadır. Küçük yaşlarda babaannesi ve babasından aldığı sert Japon terbiyesi, genç yaşlarda travmalarla altüst olan eşcinsel kimliği, anormal olabilecek ancak kendisinin kutsadığı kötücül tarafı onun yazınına yansımıştır. 1963 senesinde kısacık ama çok güçlü bir roman yayımlamıştır: ‘Denizi Yitiren Denizci’. Kötülüğün kökenleriyle yarı otobiyografik bir şekilde hesaplaşmasıdır bu kitap. Bu hesaplaşma bir noktadan sonra teslimiyete dönüşmektedir. Zira Mishima’nın insandan umudu yoktur artık. ‘Denizi Yitiren Denizci’ birçok açıdan yazarın ‘Kusursuz bir arınma yaşamı ancak kanla yazılmış bir şiir dizesine dönüştürerek mümkündür.’ cümlesinin sağlamasıdır. Militarist tarafı çok anlatılır Mishima’nın ancak tartışılmaz. Ancak Mishima’ya okumalarınızda çok kere yer verdikten ve yazarın temalarına adım adım yaklaştıktan sonra farkına vardığınız bir şey olur. Kılıcının olduğu gibi kaleminin de ucundan kan damlamaktadır yazarın. Meydanlarda dökülen kan gibi cümlelerinin de oluk oluk şiddetin gösterileri vardır. ‘Denizi Yitiren Denizci de bunun en somut örneklerindendir. Hayatı kavramsallaştırma yolunda Mishima, edindiği samuray kültürü zihniyetini, Zen Budizm’inden geçirerek; edebi bir şekilde ifade etmenin yollarını aramaktadır.

yukio-mishima-yaz-ortasında-ölüm-japonsinemasi

Yaz Ortasında Ölüm

‘Yaz Ortasında Ölüm’ Mishima’nın Türkçede yayınlanan ilk ve tek öykü kitabı. Yazar II. Dünya Savaşı sonrası tüketilen Japon toplumu insanlarını konu almış kendine. Öyküleri 1946 – 1963 seneleri arasında kaleme almış. 11 tane öykü bulunmakta kitapta. Özellikle yazın sıcak saatlerinde okunduğunda, kalpte sıkışma yaratan cinsten vurucu öyküler bunlar.

Bir çocuğun ilk sigara içme deneyimi, aile içi cinsel ilişkiler, güce sahip insanların acımasızlığı, yalnızlaşan insanın çaresiz kaldığı anlar gibi konularda yazmış büyük yazar. Romanlarının hepsi başlı başına bir tartışma konusudur Mishima’nın. Provakatör bulunan bu romanlara zıt bir şekilde daha az dikkat çekerek anlatmıştır öykülerini. Öyküleri okurken bazen Jun’ichiro Tanizaki okuyormuş gibi hissettim kendimi. Elbette Mishima’nın Tanizaki’ye öykünmesi gibi bir durum söz konusu değil ancak bazı noktalarda hikayeciliklerinin benzeştiğini düşünüyorum. Tanizaki’nin dolaysız, sade anlatımı Mishima’nın bu öykülerinde de kendini gösteriyor. Keşke daha fazla öyküsü çevrilse de okuyabilsek isteğini doğuruyor insanda.

Öykücülük bambaşka bir şey. Giriftlerden kaçınarak, kısa ve derdini anlatan öyküler yazmak her yazarın işi değil. Bu yüzden hayatı boyunca hikaye yazmış ve romana girişmemiş yazarlar ya da tam tersi durumlar çoktur edebiyat tarihinde. Ancak Mishima hakkıyla altından kalkmış bu öykülerin.

Kitap 1985 senesinde Japonca aslından değil başka dil çevirilerinden çevrilmişti Türkçeye. 2011 senesinde Can Yayınları kitabı, Hüseyin Can Erkin‘in Japonca aslından yaptığı çeviriyle yeniden yayımladı. Eski versiyonla bu çeviri arasında karşılaştırmalı okuma yaptığınızda aradaki farkların ne kadar çok ve estetik açıdan yanıltıcı olduğu görüyorsunuz. Japonca ve Türkçe aynı dil ailesinden akraba olduklarından dolayı, aslında duyumsal ve duygusal olarak doğru çeviri yapmak daha kolay. Ancak ülkemizdeki çevirmen sıkıntısı eski zamanlarda buna izin vermiyordu. Şimdi yapılan Japonca aslından çeviriler, eserlerin ne denli canlı ve ruhu olan şeyler olduğunu gözler önüne seriyor.

 *Bu yazı Japon Sinema Dergisinin 6. sayısında yayınlanmıştır. Dergideki diğer yazıları okumak için tıklayınız.