Japon Sineması Tarihi

Woman in The DunesUzakdoğu’nun en gelişmiş sinemasına sahip olan Japonya, aynı zamanda batı tarafından bilinen de bir sinemadır. Son yıllarda özellikle korku ve gerilim filmleriyle önemli çıkış yakalayan Japon sinemasının köklü bir tarihi var. Öyleki, Uzakdoğu’daki ilk gösterimler bu ülkede yapılmıştır. Kobe’de 1986 tarihinde yapılan gösterimler ile Japonlar, sinemanın büyülü dünyasıyla tanışmışlar ve sonrasında kendi filmlerini üretmeye başlamışlardır.

Amerikalıların yaptığı ilk gösterimler sonrası Japonlar kendi gösterim ağlarını kurarlar. Ve buna ek olarak kendi sinema endüstrilerini oluşturmaya başlarlar. Japon sinemasının kurulmasında, Japonya’da ilk film stüdyosunu açan Shoten Yoshizawa’nın payı büyüktür. Japonların kendi filmlerini üretmeye başlamasında önemli bir hamledir. Bununla birlikte ilk Japon filmi konusunda tartışmalar olmakla birlikte kimi kaynaklar 1989 yapımı Game of Autumn Leaves filmini gösterirken, kimi de 1902 tarihli Tsukemichi Shibata’nın Momijigari filmini göstermektedir. Bu iki filmde Japon geleneksel tiyatrosu olan ”kabuki” oyununun filme alınmasından ibarettir. Bu türde filmler uzun sürece üretilerek Japon sinemasının temelini oluşturmuştur.

İlk dönem Japon sinemasında tiyatronun hakimiyeti açıkça görünmektedir. Geleneksel Japon tiyatrosu olan kabuki oyunları, Shingeki adıyla adlandırılan batı tiyatrosu ve shimpa adıyla anılan modern Japon tiyatrosu sinemayı besleyen üç ana kolu oluşturmuştur. Bu yapının faydalarının yanında zararları da olmuştur. Tiyatro oyuncuları sinema filmlerinde oynamak istemiyorlardı. Bunun dışında diğer önemli bir sorun da kadın oyuncu rollerini de erkek oyuncuların oynamalarıydı. 1920’ye kadar devam ettirilen bu sistem Teynosuke Kinugasa’nin teşvikleriyle ilk kadın oyuncular (Harumi Hanayagi ve Yaeko Mizutani) sinemada yer almaya başladı. Bu teşvikle birlikte Japon sinemasında kadın da görünür kılınmıştır.

Tiyatro etkisindeki sinemadan rahatsız olan genç sinemacılar bir araya gelerek sinemayı tiyatronun boyunduruğundan kurtarılması için çalışmalar yaptılar. Henri Kotani’nin 1920 yılında çektiği Shima No Onna ve Thomas Kurihara’nın aynı yıl çektiği Amachua Kurabu filmleri bu çalışmaların ilk meyveleriydi. Böylece Japon sinemasında ikili yapı ortaya çıkmaya başladı. Birisi geleneksel Japon tiyatrosundan beslenerek çekilen Jidai-Geki filmleri, diğeri ise Tokyo’da gerçekleştirilen ve genellikle çağdaş konuları ele alan Shomini-Geki filmleriydi.

Japonya sinema endüstrisinin yükselişe geçmeye başladığı bu tarihlerde büyük bir afetle karşılaştı. Tarihe büyük Kanto depremi olarak geçen felaket sonrası Japonya’da 100 binden fazla kişi hayatını yitirdi. O dönem film stüdyolarının çoğu Kanto bölgesinde olması sebebiyle sinema sektörü büyük zarar gördü. Böylelikle Japon sineması bir duraksama dönemine girmiş oldu. Stüdyolar yerli film üretemeyince sinema salonları ağırlık olarak yabancı filmleri göstermeye başladı. Bu dönemde özellikle Amerikan filmleri Japonya’yı etkisi altına aldığı yıllar olarak tarihe geçti.

Tokyo Story

1930’lara gelindiğinde yaralarını saran Japon sineması yeniden sahalara döndü. Toplumsal gerçekçi bir sanat anlayışını benimseyen filmler vizyona girmeye başladı. Yasujiro Ozu’nun Tokyo Korosu (1931), Daisuke İtoh’un Güneş (1926) ve Minori Murata’nın Maksim Gorki uyarlaması Souls On The Road filmleri gerçekçi sinemanın ilk örneklerini oluşturdu. Bu dönemde buna ek olarak Alman Dışavurumculuğu’nun etkisinin görüldüğü bazı filmlerinin de verildiğini görüyoruz. Bunlardan özellikle Kinugasa Teinosuke’nin filmleri örnek teşkil etmektedir.

Japon sinemasında sessiz dönemde tiyatronun etkisiyle filmler üretiliyordu. Bu dönemde filmleri ”Benşi” adı verilen anlatıcılar seslendiriyordu. Japon tiyatrosunda oyunları seslendirilen benşiler oldukça önemli yere sahiptiler. Özellikle izleyiciler yalnızca belli başlı benşileri dinlemek için tiyatroya gelirlerdi. Bu durumu sinemada kullanana Japonya başarı elde etmiştir. Ama bu sebepten ötürü 1940 yılına kadar Japon sinema salonlarında hem sesli hemde sessiz filmler gösterilmeye devam edilmiştir. 1938 yılına gelindiğinde halen sessiz filmler üretiliyordu. Buna ek olarak Japon sineması 1931 yılında çekilen Madamu to Nyobo ile sesli filmle tanışmıştır.

1930 yıllarda sesli filmlere kavuşan Japonya, bu dönemde yaşadığı ekonomik buhranlar sebebiyle aşırı milliyetçi bir politika izlemiştir. Yayılmacı bir politika izleyen Japonlar Çin’e saldırarak Mançurya’yı işgal ettiler. Bu savaş ortamında sinemayı da kontrol altına almak isteyen iktidar, ağır sansür yasaları çıkartarak belirlenen konular dışında filmlerin üretilmesinin önüne geçmeye çalışmıştır. İktidarı ve milliyetçiliği öven propaganda özellikli Japon filmleri üretilmeye başlanmıştır. Bu tavır o kadar yoğunlaşmıştır ki savaş döneminde yapılan filmlerin hemen hemen hepsi savaş ve kahramanlık hikayelerine dayalı olmaya başlamıştır.

İkinci Dünya Savaşı’nda ülke adeta harebeye dönmüştü. Ülkenin iki şehrine atom bombası atılmış, bütün ülke yıkılmıştı. savaş sırasında sinema salonlarının önemli bir kısmı yok olmuştu. Tesadüf eseri film stüdyolarının büyük kısmına bomba isabet etmemişti. ABD işgalinin başladığı savaş sonrası dönemde Japonya’da bütün kurumların yapısı değiştirildi. Çıkarılan yeni sansür yasası ile Japon kültürünü öven filmler yasaklandı. Bununla kalmayıp daha önce yapılmış olan filmlerin de 200 kadarı, ABD yetkilileri tarafından yakılarak yok edildi. Japon sinemasına ait birçok film böylelikle yok oldu. Bu süreç fiili işgalin 1952 yılında sona ermesine kadar sürdü. ABD ülkeyi terk ettiğinde ise geride iki unsur bırakmıştı. Birisi bütün sinema salonlarını doldurmuş Hollywood filmleri, diğeri ise tüketim kültünün içinde yer alacak yeni Japon gençliğiydi.

rashomon

İşgal sonrası Japon sinemasının toparlanmasında en önemli isim hiç kuşkusuz Akira Kurosawa’ydı. 1950 yılında çektiği Rashomon ile Batının dikkatinin Japon sinemasına çevrilmesine sebep oldu. Aynı filmle Venedik Film Festivali’nde en iyi  film ödülünü aldı. 1952’de çektiği İkiru (Yaşamak) filmiyle başarısını devam ettiren başarılı yönetmen, 1954’te çektiği Yedi Samuray ile dünya sinemasına adını altın harflerle kazırken sinema tarihine bir klasik hediye etti. Kurosawa’nın filmlerinin yanında Yasujiro Ozu’da 1949 yılında çektiği Banshun, 1951’deBakushū ve 1953 yapımı Tokyo Story  ile birlikte yapmış olduğu Noriko üçlemesiyle adından söz ettirirken bu başarısını yakaladı. Bu dönemde Kurosawa ve Ozu dışında, Ugetsi Mınagatari, Masaki Kobayaş, Kon İçikava, Kanete Şindo isimleri de önemli eserlere imza attılar.

1960’lara gelindiğinde ise Japon sinemasında savaş sonrası dönemde yetişmiş, yeni duyarlılıklara sahip yönetmenler ortaya çıkmaya başlamıştır. 1970’li yıllara kadar etkinliği devam ettiren bu yönetmenler Japon Yeni Dalgası’nın önemli temsilcileriydi. Tashigahara Hiroşi, Masumura Yasozo, İmamura Shobei, Masahiro Shinoda gibi yönetmenler birçok filme imza attılar. Yaptıkları filmlerle Japon sinemasını uluslararası arenada temsil ettiler. Bunlardan Tashigahara Hiroşi’nin 1964 yılında çektiği Woman in The Dunes, Cannes dahil birçok festivalde ödül almayı başardı.

Yetmişli yıllarda sinemada tüm dünyada olduğu gibi büyüsünü yitirmeye başlayarak yerini televizyona bırakmaya başlamıştı. 80’li yıllara geldiğimizde ise Japon sinemasında ucuz mafya filmleri ile kadın teşhirini konu alan erotizmle porno arasında gidip gelen filmler ortaya çıkmıştır. Ayrıca ABD yapımı filmlerin de sinema salonlarındaki ağırlığının artamaya başladığı 70’li yıllarla birlikte bu hızlı süreç 80’lerde iyiden iyiye kendini hissettirmiştir.

90’lı yıllar yaşanılan ekonomik krizinde etksiyle Uzakdoğu ülkeleri için zor yıllar olmuştur. 2000’li yıllara kadar ekonomi kriz dönemi sonrası Japon sineması kendini toparlayarak yeniden yükselişe geçmiştir. Takeshi Kitano, Takashi Miike, Yasujiro Ozu ve Hayao Miyazaki gibi yönetmenlerin etkili olduğu bu dönemde Japon sineması, Kurosawa’dan sonra uluslararası platformda yeniden adını duyurmaya başlamıştır. 1998 yılında Hideo Nakata’nın yönettiği Ring filmiyle adından söz ettiren Japon sineması yükselişe geçmeye başladı. Bu başarıyı Takashi Miike’nın 1999 yapımı Audition, 2001 yılında Hayao Miyazaki’nin yaptığı Spirited Away adlı animesi izledi. Öyleki bunlardan Miyazaki’nin Spirited Away’i Japonya’nın en çok izlenen filmi oldu. En iyi Animasyon dalında ABD Akademi Ödülü’nü aldı. Buna ek olarak Takeshi Kitano’nun 2002 yılında yaptığı Dolls filmiyle uluslararası arenada büyük beğeni topladı.

Günümüzde ise adından uluslararası arenada sıkça söz ettirmeye devam eden Japon sineması, özellikle korku ve animasyon üründe birbirinden başarılı örnekler vermektedir. Bir zamanlar Japonya sınırları dışına taşmayan sineması şimdilerde ülke sınırlarını aşarak ülkelere ve hatta kıtalara taşmış durumdadır. Her zaman estetiği, gelenekleri ve barındırdığı kültürel zenginlikle ilgi odağı olan Japonya sinema konusunda da adından söz ettirmeye devam edecektir.



20 Mart 1991 ‘de Yomra ‘da doğdu. 2010’da Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümünden Haziran 2014’de mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi Sinema bölümünde Yüksek Lisans yapmıştır. Çalışmaları: Afrika ve Osmanlı Belgeseli projesinde yapımcı asistanlığı, Marmara Medya Merkezi Tasarım Birimi Öğrenci Koordinatörlüğü, İGİAD Gençlik Kurulu Koordinatörlüğü, Avrupa Rüyası Projesi sanat yönetmenliği yapmıştır.


Translate »