Japon kültürünün büyülü dünyasına davetlisiniz!

Hürriyet Kampüs’ten Erkmen Özbıçakçı ile Japon Sineması adına gerçekleştirdiğimiz röportaj.

Japon kültürünün büyülü dünyasına davetlisinizJapon Sineması Dergisi’nin kuruluş hikayesi, kurucusu Gökhan Kuloğlu’nun yüksek lisans yaptığı dönemde bir derste yazdığı makaleye dayanıyor. Japon kültürünü esas alan makalenin ardından Japonya ve Japon Sinemasının büyülü dünyasına dalmış oluyor Kuloğlu. Gerisi de geliyor.

Aslında ülkemizin sinema sektöründeki bir boşluğu dolduruyorsunuz. Japon kültürü ve sineması çok köklü ve ilgi çekici. Peki siz bu yola nasıl çıktınız, aklınıza nereden geldi?

Japon Sineması Platformu olarak birinci yılımızı doldurmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Kurucusu olduğum Japon Sineması Platformu’nun ortaya çıkışı, yüksek lisans yaptığım dönemde bir derste yazdığım makaleye dayanıyor. Projenin tam anlamıyla ete kemiğe bürünmesinden hemen önceki zamanlarda blog açarak yazılar yazmaya başladım ve ilerleyen süreçte de platforma dönüştürme fikri doğdu. Aralık 2015’te de resmi olarak internetten yayına başlarken şubat ayında da “Japon Sinema E-Dergisi’nin” ilk sayısını çıkararak yayıncılığa başladık. Başlangıçta yalnızca sinema alanında ilerlerken daha sonraları Japon kültürü, anime-manga, edebiyat gibi alt dallarda da yayın yapmaya başladık. Platformun kuruluş sürecinde Birsen Albayrak (iletişim koordinatörümüz) ve iki üç arkadaşımızın destekleriyle ilerlediğimiz yolda zaman içerisinde On beş yazara ulaştık. Bugün ise on beş yazar arkadaşımızla çalışmalarımıza devam ediyoruz.

Japon sinemasını Batı sinemasından farklı kılan özellikler nelerdir?

Japonya’nın sinema ile tanışma sürecinden itibaren Batı’dan farklılaştığını söylemek yanlış olmaz. Özellikle sinemayı seyirci ile buluşturma yöntemleri, sinematografik anlatım, teknik konularda diğer ülke sinemalarından ayrılıyor. Bu farklı dünyada benshiler, kagezerifular, oyamalar, bol makyajlı yüzler ve tiyatronun mistik dünyası ve bunlar gibi birçoğu… Japon sinemasını diğer sinemalardan ayıran başlıca iki özellik olarak ses ve kadın oyuncu olgusunu örnek verebiliriz. Japonya’da seyircinin sesli filmle buluşması 1930’ları bulur. Bunun arkasında güçlü bir tiyatro geleneği ve benshilerin etkisi büyüktür. Sessiz filmleri seslendiren benshiler Japonya’da öyle saygın konumdaydı ki, onları tahtından indirmek 1930’lara kadar zor olmuştur. Kadın oyuncu konusuna gelecek olursak, Japonya’da sinemanın en büyük besleyici unsuru tiyatrodur. Kabuki oyunlarının ilk ortaya çıkışı İzumi no Okuni adlı kadın din görevlisinin tapınak danslarına dayanır. Kadın eliyle şekil alan tiyatro, kadınların sahnede görünmesinin sakıncalı görünmesi düşüncesiyle yerini erkek oyunculara bırakır. Bu gelenek sinemada da yerini alır. Ve kadın rollerini onnagata “oyama” adı verilen erkekler oynamaya başlar. Böylelikle 1930’lara kadar kadınlar sinemada gözükmezler. Bu durumlar haricinde Japonya’da sinemanın resmedilmesi wabi-sabi, Taoizm, Budizm, Şintoizm gibi dini felsefi düşüncelere dayanır. Resmedilirken de Batı sinemasına göre daha simetrik, minimalist ve daha az kamera hareketine dayanır. Bu basit ve simetrik anlayış epik anlatımla birleşerek Batı sinemasına esin kaynağı olur. Buna en güzel örnek Ozu’nun Tokyo Story ve Kurosawa’nın Seven Samurai, Rashomon filmleridir.

Japon sinema sektörünün kült filmleri hangileri ve sizce bizim kült filmlerimizin birçoğuna kaynaklık eden Yeşilçam’la benzerlikleri var mı sizce?

Buna birçok örnek vermek mümkün ama öncelikli olarak Godzilla, Rashomon, Ring, Tokyo Story, Seven Samurai, Ugetsu Monogatari, Spirited Away, Tetsuo: The Iron Man filmlerini örnek verebiliriz. Bizim Yeşilçam olarak adlandırdığımız 1970-80’li yıllardaki sinemamızla karşılaştırdığımızda Japon sineması da benzer süreçten geçtiğini söylemek mümkün. Bu durumun dünya genelinde olduğunu söylemekte daha doğrusu olacak. Bunun sebebi de o dönemde sinemacıların Batıdaki akımları takip etmesi ve birçok sinemacının Batıdaki ülkelerde eğitim alıp o ekolleri sinemalarına yansıtmaları diyebiliriz. Japon sinemasına baktığımızda 60’larda toplumsal gerçekçi filmler yaparlarken bizim sinemamızda da benzer girişimin olduğunu söylemek mümkün.

Günümüze kadar uzanan Türkiye Japonya dostluğunun sinema-sanat-kültür alanına yansımaları var mı sizce?

Elbette. Aslında bunun başlangıcı birçoğumuzun da bildiği üzere Ertuğrul Fırkateyni kazasına dayanmakta. Yine bu ilişkilerin 1985 yılında İran- Irak Savaşı’nda Türkiye tarafından kurtarılan 215 Japon sivilin kurtarılması, 1999 Gölcük depreminde Japon görevlilerin yardımı ile iyice pekişmişti. Bu gelişmeler ışığında ülkemizde vakıf ve dernek konusunda birçok Türk-Japon dostluğu üzerine kuruluş olduğunu söylemek mümkün. Bunların haricinde birçok üniversitede de Japon Dili ve Edebiyatı Bölümü olduğunu söylemek mümkün. Bunların haricinde 2015 yılında Türk-Japon ortak yapımı Ertuğrul 1980 filmiyle de bu ilişki iyice pekiştirilmişti.

İlk kez Japon filmi izleyecek birine hangi filmleri ve yönetmenleri önerirdiniz?

Oldukça zor bir soru. Birçok film önerebilirim. Ama tüm izleyici kitlesine hitap edecek filmler söylemek gerekirse: Kurosawa’nın Rashomon, Seven Samurai ve Ran, Mizoguchi’nin Ugetsu Monogatari, Takita’nın Departures, Kobayashi’nin Harakiri, Kitano’nun Dolls ve Fireworks, Ozu’nun Noriko Üçlemesi (Tokyo Story, Early Summer, Late Spring), Koreeda’nın Nobody Knows, Miyazaki’nin Spirited Away, Takahata’nın Grave of the Fireflies, Otomo’nun Akira ve Oshii’nin Ghost in the Shell filmlerini önerebilirim.

Ekibimiz:

Sosyal Medya Hesaplarımız:

Facebook: https://www.facebook.com/japonsinemasi/

Twitter: @japonsinemasi

Instagram: @japonsinemasi

Issuu: https://issuu.com/japonsinemasi

Röportaja ulaşmak için: Hürriyet Kampüs



Yıldızlı gecelerin peşinde bir Van Gogh aşığı...


Translate »