Japon Edebiyatının Dört Yapraklı Siyah Yoncası

Japon Edebiyatı İntihar Eden Yazarlar

“Hayatı ölüm özentisi, ölümü de hayat özentisiyle bulandırıyoruz; biri canımızı sıkıyor, diğeri korkutuyor.” Montaigne’nin bu tanımlaması ölümle ilgili acımasız bir savdır. Fakat aynı zamanda edebiyatta gelişen intihar kavramının nedenlerini aramak içinde doğru bir başlangıç noktasıdır. Antik Yunan’dan bu yana, ölüm ve intihar en çok üzerine kafa yorulan ve yaratıcılık esnasında ilham olmuş konuların başında gelir. Özellikle modern dönem edebiyatçıları arasında intiharla ilgili ilgi çekici yorumlar getiren yazarlar olduğu gibi, direkt olarak intiharıyla bir şeyler anlatmış yazarlar vardır. Edebiyatın son yüzyılda, bu konuda sicili oldukça kabarık. Virginia Woolf, Stefan Zweig, Sadık Hidayet, Slyvia Plath, Cesare Pavesa, John Kennedy Toole, Vladimir Mayakovski, Beşir Fuad ve daha bir çok önemli edebiyatçı dünyanın farklı yerlerinde intihar etti ve bu ölümler yazarların eserleri kadar iz bıraktı, tartışıldı. Ancak hiçbir yazar Japon Edebiyatı’nın intiharla hayatına son veren dört büyük ismi kadar tartışma yaratmadı, ilgi uyandırmadı.

Ryunosuke Akutagawa

Ryunosuke Akutagawa, Osamu Dazai, Yukio Mişima ve Yasunari Kawabata. Japon Edebiyatının en önemli yazarları listesinde, en başlarda yer alan bu yazarlar neden intihar etti? Neden hala tartışılan ve üzerlerine kitaplar yazılan, araştırmalar yapılan, spekülatif intiharların kahramanları oldular? Bunların elbette farklı sebepleri var. Farklı olmayan bir şey varsa bu yazarların bizi karanlık tarafımızdan yakalayan, içimizdeki melankoliyi körükleyen, içimizi katranla yıkayan ve bundan da keyif almamızı sağlayan bir edebiyat yaratmış olmaları. Yazarların hayatları ile yazınları arasındaki paralellik Japon edebiyatının bu altın çocuklarında önemi çok büyük. Zira bu yazarların hepsi otobiyografik bir yazın anlayışı belirlememiş olmasına rağmen; yazdıkları kurmacalar da olası sonun sinyallerini vermiş ve bir nevi intiharlarını kutsallaştırmıştır.

ryunosuke akutagawa rashomon

Ryunosuke Akutagawa Japonya’da İmparator Meyci(1868-1912) Devrinden sonra ortaya çıkmıştır. İmparator Meyci Dönemi Japonya için başarılı bir dönemidir. Japonya’nın aydınlanma dönemi olarak da görülen bu zamanlarında, batının teknolojik ve yararlı tüm ihtisasları ‘al, uy, özümse’ gibi bir şablonla Japonya’ya sokulmaktaydı. Ancak bu dönem çok uzun sürmemiştir. Zira sonrasında tahta çıkan İmparator Tayşo Devrinde (1912-1926) ortaya çıkan anarşizm, faşizm, komünizm gibi farklı ideolojik yaklaşımlar Japonya’da karmaşa sebep olmuş ve sağ görüş güçlenerek II. Dünya Savaşı sonuna kadar verimsiz bir sosyal hayat yaratmıştır. Bu dönemlerden bahsetmek önemlidir. Zira Akutagawa, Tayşo Döneminde yazın veren bir yazardır ve dönemin ruhundan büyük ölçüde etkilenmiştir.

Kappa Ryunosuke Akutagawa

Akutagawa kendini tekrar etmekten korkan ve en çok da eserlerinde mükemmeliyetçiliği yakalamak isteyen bir hikayecidir. Hayatının sonuna kadar hikaye yazarı olan Akutagawa yalnız bir tane kısa roman yazmıştır: Kappa. Akutagawa yazdığı süre boyunca çeşitli konulardan esinlendi. Japon tarihi, dinsel temalar, çocukluk, kendinden önceki ünlü isimlerin hayatları ve karakterleri, felsefi bir sav öne sürme amacıyla desteklenmiş taslaklar… Bu öyküler, Akutagawa’nın sanatını anlamak ve öykü oluşturmak etüdündeki titizliğini görmek için önemlidir. Ancak hayatının son yıllarında daha önce karşı çıktığı otobiyografik yazın örnekleri vermiştir. Kendi hayatından yola çıkarak, kendini anlattığı öykülerdir bunlar. İntiharının habercisi ve ruh halinin açıklaması olan trajik döneme ayna tutan. Akutagawa edebiyat sahnesine ilk çıktığı andan itibaren en büyük Japon yazarlarından biri olmak isteğiyle yanıyordu. Natsume Soseki’nin onu ilk öyküsü dolayısıyla övmesi onun en büyük motivasyonu olmuş ve kısa zamanda çok önemli öyküler yazmıştır. Ancak en büyük olma yolunda son yıllarında bir yanılgının içine hapsoluştur. Genç yaşında akıl hastalığına kapılan annesinin genini taşıdığı ve bir gün onun gibi akıl sağlığını yitireceği endişesi Akutagawa’nın aklını kemirmeye; ölüm korkuları içinde yaşayıp, günlük hayatın akışına katlanabilmek amacıyla yüksek dozda uyuşturucu ve ilaç kullanmaya başlamıştır. Bu dönemde devamlı sinir krizleri geçiriyor, kuşkularından dolayı kendine zarar veriyordu. Birçok kez küçük intihar girişimlerinde bulundu. Amacı olası deliliğinin önüne geçmekti. Bu süreç kalemi eline almasını da engelliyordu. Bu da yazarın depresyonunu ve kaosunu daha çok güçlendiriyordu. Bu sıralarda Akutagawa’nın kız kardeşinin kocası arabasını bir trenin altına sürerek intihar etti. Akutagawa, kız kardeşinin ve ailesinin sorumluluğu da üstlenmek zorunda kaldı. Bu onun sıhhatinin daha da bozulmasına sebep oldu. “Bir Budalanın Hayatı” adlı öyküsünün sonunda içine düştüğü psikotik buhranları anlatmıştır. Artık hayata katlanamıyordu. Özellikle yazı yazmaya devam etmek için istediği bir şey vardı: hayvansal enerji. Bunu da ancak akıl ve zeka yoluyla elde ettiğine inanıyordu. Ancak aldığı uyuşturucu ve ilaçlar aklını ve zekasını kemiriyordu. Bir kısır döngünün içine girmişti. Artık yazamıyordu ve bu zaten onun için ölüm demekti. Yazar, 24 Temmuz 1927’de kaldığı odasında sabah vakitlerinde yüzsek dozda uyuşturucu alarak canına kıydı. Cesedi bulunduğunda, yanı başında ailesine ve arkadaşlarına yazdığı mektuplar ve bir de İncil bulunmuştu. Ölümünden sonra yayınlanan ‘Çarklar’ adlı öyküsü kendisi ile verdiği bütün savaşı ayrıntılarıyla anlatmaktadır. Akutagawa’nın intiharla nasıl yakınlaştığı ve kaçınılmaz sona nasıl yaklaştığını, trajik bir şekilde gözler önüne sermektedir. Bu öykü yazarın kan donduran sonuna nasıl yaklaştığını her şekilde anlamanızı sağlayacak niteliktedir. Ülkemizde Boğaziçi Yayınları tarafından Oğuz Adanır çevrisiyle iki kitabı yayımlanmıştır. ‘Raşomon’ ve ‘Kappa’.

Osamu Dazai 2

Osamu Dazai ise ne yazık ki intihar ve ölümle güçlü bağlar kurmuş ve hayatının her döneminde bunlarla yakın ilişki içerisinde olmuş, hayatının bir parçası haline getirmiştir. Japonya’nın yabani bölgesi olan Tsugurulu bir ailesinin çocuğu olan Dazai, çocukluğunu travmalarla geçirmiştir. Varlıklı bir aile, aynı zamanda siyasi karakterler çıkaran bir sülale sisteminin içinde büyüyen Dazai, hep bir aile atasına karşı sorumluluk bilinci ile büyütülmüştür. Her zaman itaat ve secde kültürünün parçası olması beklenmiştir. Ancak çocukluktan başlayan isyankarlıkları üniversite okumak için gittiği Tokyo’da son noktasını bulmuştur. Eser vermeye başladığı bu yıllarda, kendini içkiye ve kadınlara vermiş; sürekli olarak ölümle ilgili yazılar yazmaya, yaşamın sağlamasının ölüm olduğunu anlatmaya çabalamıştır. Bütün eserlerinde hayatının izleri görülür.

Osamu Dazai Kitapları

‘Batan Güneş’, ‘İnsanlığımı Yitirirken’ ve ‘Mor Bir Serserinin Gezi Notları’ Dazai’nin Türkçeye çevrilmiş yapıtlarıdır ve en ünlü eserleridir. Bu kitapları okuduğunuz vakit, Dazai ile karanlık bir çukurun içerisine girersiniz. Sadık Hidayet İran edebiyatı için nasıl varoluşçu ve pesimist bir denklem kurduysa, Osamu Dazai’de Japon edebiyatı için benzer bir denklem kurmuştur. Kendi gelenekleri ve batılılaşmanın getirdiği yeni alışkanlıkları arasında bocalayan, bunlara felsefi bir şekilde isyan esen Dazai, ne içindedir çemberin ne de dışında. Bu durum onun bu dünyada devam etmesini imkansız kılmıştır. Sayısız kere intihar girişiminde bulunmuştur. Sürekli olarak bir utançtan ve başarısızlıktan bahsetmiştir. Aşık olduğu kadınlarla ölümüne bir ilişki yaşamıştır. Hatta ‘İnsanlığımı Yitirirken’de anlattığı sevgilisiyle, denize atlayarak intihar etmiş ancak kız ölmüş, Dazai kurtarılmıştır. Bu onun için daha karanlık bir dönemi başlatmıştır. Bundan sonra bir dönem kendisini düzeltmek istese de içinde yaşadığı savaş öncesi Japon toplumu buna izin vermemiş, esrarkeş, alkolik, kavgacı, asabi, saldırgan olmuş; 1948 senesinde daha öncesinde yarım bıraktığı iş olarak gördüğü intiharını yeniden, bu kez metresiyle gerçekleştirmiş ve denize atlayarak hayatına son vermiştir. Osamu Dazai, Japon dünyasının Jean-Paul Sarthe’dır sanki. Satır aralarına Fransız filozof-yazar Sarthe’ın düşüncelerinin pesimizm süzgecinden geçirilmiş daha yoğun bir halini yerleştirmiştir. Dazai’nin yapıtlarının hepsi kendisi ile ilgili saplantılı tespitlerle doludur. Bir özeleştiri edebiyatı yapmıştır. Bu anlamda Japon edebiyatının en dürüst yazarlarından biridir.

Yukio Mişima

İntihar ve edebiyat dediğimiz zaman yalnız Japonya için değil, dünya içinde çok fazla önem taşıyan bir isimden bahsedeceğiz şimdi: Yukio Mişima. Fanatik bir yazar olan Mişima’nın intiharı bir çok kitaba konu olacak kadar katmanlı ve önemlidir. Marguerite Yourcenar’ın ülkemizde Can Yayınları’ndan çıkan ‘Mişima ya da Boşluk Algısı’ kitabı tavsiye edebileceğim, en özgün biyografi incelemelerinden bir tanesidir. İntiharını da tam anlamıyla anlamak için güzel bir denemedir. Peki nedir Mişima’yı ve intiharını bu derece mesele yapan?

Yukio Mişima intiharından sonra uzunca bir süre ‘sapkın’ bir yazar olarak nitelendirildi. Onun fanatikliği, faşistliği, eşcinselliği, hiçbir zaman saklamadığı anormal alışkanlıkları, anlamlandırılmasını zorlaştırdı. Modern insanın, tüm bireysel travmaları, sapkınlıkları, anormalliklerini; toplumsal tarih ve süreci içinde değerlendirilebilirse objektif bir görüşe ulaşılabilir. Tutkuyla bağlandığı ölümden bahseden, intiharı kitleleri etkileyen bir eylem olarak gören, işkence kavramı ciddi bir dille anlatan, kan ve acıyla ilgili fantezilerini eserlerine yansıtan bir yazarın kabulü elbette zor olacaktır. Ancak şimdi Japon edebiyatına bir bakış attığımızda kimse onun kadar etkili ve sarsıcı olmamıştır. Düşüncelerine katılmayan insanların dahi, edebiyatı karşısında ellerini bağladığı bir yazardır Mişima.

Yukio Mişima Kitapları

Mişima’nın ana temaları olan işkence, intihar, vahşet ve cinsellik, yazarın çok üretken olduğu II. Dünya Savaşı sonrası yılların modernite ve geleneksellik arasında kalmış buhranının sonucudur. O, Japonya’nın, batıdan gelen yeni değerleri kucaklayarak kabul etmesine şiddetle karşı çıktı ve samuray geleneklerini savundu. Emperyalizmin kendi kültürünü yok edeceğinin farkındaydı ve bundan kaçmanın ancak eski Japon geleneklerinin modernize edilmesiyle olacağını düşünüyordu. Ailesinin kökleri samuraylara kadar uzanıyordu. Soy ağaçlarına bakıldığında 1700’lü yıllarda ülkeye yöneten askerlere kadar ulaşan isimler vardı. Mişima ‘Japonya’nın kendine has kişiliklerinin’ batı etkisindeki ‘vasıfsız kukla, sistem parçası oyuncaklara’ dönüşmesine isyan ediyordu ve bunu en iyi bildiği şeyle; samuray geleneklerinin saflığı, doğruluğu, erdemleri ile yansıtmaktan yana hareket ediyordu. Bu yolda fanatik milliyetçi, hatta faşist oldu ama köklerine dayandırdığı erdemlerinden asla vazgeçmedi. Onun koyu milliyetçiliği kendinden farklı olanı yok etmeye dayalı değil, kendi olanın özelliklerini yitirmemesi üzerine kuruluydu ve bu uğurda her şeyi yapmaya hazırdı. Edebi olarak çok keskin ve güçlü bir dili olmasına karşın Mişima sinema yapmaya da başladı. İflah olmaz bir entelektüeldi ve sanatın birçok alanında yetkinlik kazanıyordu. Oyunculuk yaptı, resim yaptı, şiirler, oyunlar, romanlar, hikayeler, eleştiriler yazdı. Japonya’nın geleneksel sanatları üzerine araştırmalar gerçekleştirdi. Döneminde ve sonrasında bir çok yazarın ilhamı oldu. Bir yandan da karate ve kılıç sanatında ustalaştı. Eski samurayların kılıçlarıyla kurduğu bağı o da kılıcıyla kurdu. Bunlarda yetmedi Japon ruhunu korumak amaçla Kalkan Derneğini kurdu. Bu dernek yarı silahlı yarı kalemli bir dernekti. Yani derneğe üye olanlar Japonya da eser veren entelektüellerdi ama silah kullanmak konusunda da atalarıyla aynı hassasiyeti paylaşıyorlardı. Bu dernekle beraber olduğu zaman sürecinde Mişima, baş yapıtı sayılan ve hayatla, ölümle, inançla, dünyayla ilgili sahip olduğu her görüşü en ince ayrıntısına kadar aktardığını söylediği ‘Bereket Denizi Dörtlemesi’ni yazdı. Ölümünü bir sene öncesinden planlamıştı. Vatanı için Japon gelenekleri doğrultusunda intihar etmek, eserlerinin çoğunda sinyallerini verdiği bir şeydi. Bunun zeminini ve felsefesini hayatı boyunca yazdığı eserlere aktarmıştı.

Yukio Mişima Bereket Dörtlemesi

Özellikle ‘Bereket Denizi Dörtlemesi’nde Japonya’nın yozlaşan değerlerine ve kaybolan kültürüne karşılık intiharı içselleştirdi ve kutsadı. 1970 yılının kasım ayında, kurmuş olduğu Kalkan Derneği’nden dört arkadaşıyla birlikte Japon Silahlı Kuvvetlerinin Tokyo’daki Ichigaya Kampı’nı ele geçirerek silahlı bir darbe gerçekleştirdi. Burada savaş sonrası Japonya’nın silahlanmasını yasaklayan ve güçlenmesini engelleyen sistemle ilgili bir konuşma yaparak, edebi ve samuray dilinde bir manifesto yayınladı. Yakalanacaklarını bildiği bu kışla darbesi sonunda, konuşmasının akabinde topluluğun önünde sephuko yaparak karnını yardı ve eski zamanlardaki Japon geleneklerinde olduğu gibi en yakın arkadaşı tarafından kılıçla başını kestirdi. Bu intihar edebiyatın düşünsel ve siyasi bir bakışla en klinik birleşmelerinden bir tanesidir. Tüm dünya hala Mişima’yı konuşmaktadır. Onun intiharı birçok isme ilham olmuştur. Düşüncenin ve edebiyatın etkisi üzerine nitelikli tartışmalar yapılmasına sebep olmuştur. Şarkıcı, ozan Patti Smith, Arjantinli dev romancı Roberto Bolano, Amerikanın tabu karşıtı yazarı Henry Miller, Japon yazar Kenzoburo Oe, pop-art’ın yaratıcısı Andy Warhol’a ve daha birçok isme ilham oldu. Ülkemizde de Can Yayınları tarafından kitapları basılan Mişima’nın ‘Bir Maskenin İtirafları’, ‘Denizi Yitiren Denizci’, ‘Bereket Denizi Dörtlemesi’ gibi kitaplarını şiddetle öneririm ve büyük bir yazarla tanışmaya hazırlanmanızı tavsiye ederim.

Yasunari Kawabata 2

Yukio Mişima’nın fanatik edebiyatıyla estirdiği aynı yıllarda, Mişima’nın aksine çok daha içine dönük, sessiz, lirik bir edebiyat yapan Yasunari Kawabata’da eserler vermekteydi. Çok değil Mişima’nın intiharından iki sene önce Kawabata Nobel Edebiyat Ödülünü kazanarak bu ödülü alan ilk Japon yazar olma unvanını kazanmıştı. Kawabata bomba sonrası, savaş sonrası çocuğuydu. Zayıf ve çelimsiz, sürekli olarak sessizce etrafını izleyen bir yapıya sahipti. Onun fırtınaları içinde kopmaktaydı. Hiçbir zaman seslice bağırmadı. Siyasi olaylardan, kitlesel erozyonlardan bahsetmedi. Büyük cümleler kurmadı. O Japonya’nın lirik ve duygusal çocuğuydu. Söylemek istediği şeyi aslında hep kastediyordu. Hiçbir zaman net olmuyordu. Bazen anlatmak istediği şeyi metaforize ediyor, lirik bir şekilde ima ediyordu. Bu narin adam, Mişima’nın en sevdiği arkadaşlarından biriydi. Mişima’nın davasını ve ateşini en yakında izleyenlerdendi. Kawabata’nın sessizliğiyle Mişima’nın gürültüsü  birbirini tamamlıyordu. Mişima’nın intiharı sonrası Kawabata kendini uzun süre toplayamadı. Yakın zamanda almış olduğu Nobel Edebiyat Ödülü onda zirveyi görmüş ama bir şeyler eksik kalmış hissini kuvvetlendiriyordu. Tüm bu varoluşsal sıkıntılarına anlam vermek için çabalamaya son veren yazar 1972’de kaldığı evde gazları açarak intihar etti. Ölümünün ardından herhangi bir mektup veya not bulunmadığından intiharı hep bir gizem olarak kaldı. Eserlerindeki naiflik ve kırılganlık onu okurken, ne kadar kolay kırılabileceği hissiyatını yaratmakta; okuyucusunun da kendi gibi hassaslaşmasına sebep olmaktadır.

Yasunari Kawabata Kitapları 1

İntiharın ve karanlık bir dilin sahibi olan bu isimler ne ilk edebi intiharlardı ne de sonuncusu oldu. Ancak bu dört isim kadar kimse iz bırakmadı. Onların edebiyatı, sözcükleri her geçen gün daha çok büyüdü, daha çok duyuldu. Dünyada fanatik okuyucuları olan bu yazarların intiharları aslında edebiyatlarına layık gördükleri görkemli bir jübileden başka bir şey değil. Onları okumak dünya için şans. Onlar bizim bulduğumuz dört yapraklı siyah bir yonca.




Translate »