Hayatın Kısalığına Ağıt I İkiru

Seyredenler hatırlayacaktır, Nuri Bile Ceylan “Bir Zamanlar Anadolu’da” adlı bol ödüllü filminde komiser, polis memuru, savcı, doktor ve daha sonra da muhtarı bir araya getirip Kırıkkale kırsalında bir cinayetin izini sürüyordu. Gizemli bir cinayetin izini sürerken bir yandan memleketin bürokrasi ağına dair hicvi de eksik etmiyordu. Sistemin çözülemeyen sorunları, aksaklıklar, yetki tartışması bu ağın merkezindeki unsurları oluşturuyordu. Benzer bir bürokratik ağı ve çözüm üretmeyen, işleri sadece öteleyen, bir çeşit “bugün git yarın gel” mantığını Kurosawa’nın 1952 yapımı Ikiru filminde de görmek mümkün. 30 yıllık memur olan Watanabe’nin (Takashi Shimura) halkla ilişkiler şube şefi olarak çalıştığı bürodaki işler de çözüm üretmekten veya halka hizmet etmekten çok uzaktır. Watanabe bütün gün masasının üzerine yığılmış olan dosyalara mühür basar sadace. Gelen şikayetler (yazılı veya sözlü) diğer birimlere yönlendirilir. Örneğin, sokaklarındaki lağım sorunundan şikayet edenleri başlarından savarlar sürekli. Derken bir gün yaşlı bürokratamız Watanabe mide kanseri olduğunu ve sadece 6 ayı kaldığını öğrenir ve dünya başına yıkılır. Hayatını sorgulamaya başlar. Hayatı boyunca çalışıp didinip, cimri davranarak fazla da harcamayıp 500,000 yen biriktirmiştir ama bu parayı nasıl harcayacağını bilemez. Tanıştığı yabancı biri onu eğlence mekanlarına götürür ve bir barda istek şarkı çalıdırır. Şarkının ismi manidardır: “Hayat kısa – Aşık olun bekarlar”.

Dehşet verici olan yaşlı bürokratımızın yakında ölecek olması mıdır yoksa daha da kötüsü şu ana kadar hiç yaşamamış olması mı? Aslında kendi ağzından şu cümleleri duyarız: “Ben ölemem – bunca yıl ne için yaşadım bilmiyorum.” Artık iş yerine uğramaz ve bir gün bayan bir mesai arkadaşı ile karşılaşır. Bu genç kadın da yaptığı işten sıkılmıştır ve istifa etmeyi düşündüğünü söyler. Genç kadının hayat dolu olması ile Watanabe’nin durumu tam bir zıtlık içindedir. Genç kadın sohbetiyle bürokratımızı eğlendirir. İş yerinde herkese lakaplar taktığından bahseder hatta Watanabe’ye de “mumya” dediğini itiraf eder. Watanabe ise “ben oğlum uğruna mumyaya döndüm ama ondan bir hayır görmedim” minvalinde sitemde bulunur. Hastalığını oğluna söylemek ister ama oğlu onu dinleme nezaketini göstereceği yerde başka şeylerle ilgilenir. Kısacası oğlu yakındayken uzaktadır aslında.

Bu kadar yıllık hayatında  dişe dokunur hiçbir şey yapmadığını fark eden Watanabe bu dünyadan ayrılmadan önce hayatını anlamlı kılacak, değerli ve kendisinin de gurur duyacağı veya kendisini işe yarar hissedeceği bir iz bırakmak niyetindedir artık. Uğrunda haftalarca mücadale edeceği, öldükten sonra hürmetle hatırlanacağı ve sevileceği bir şey. Watanabe’ninki ölüm değil belki yeniden doğuş olacaktır bu sayede.

“Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez” demişti Sokrat. Watanabe  biraz geç de olsa bunu yapmayı bir ölçüde başarır. Salıncakta sallandığı son sahne ve çocuk parkında yükselen çocuk sesleri tıpkı “Bir Zamanlar Anadolu’da” filminin son sahnesindeki okul bahçesinde yükselen çocuk sesleri gibi ümit ve çıkış vaad eder. Hayatı daha güzel kılmanın yollarına dair kulağımıza bir şeyler fısıldar.