Güller ve Gözler ve İnsanlar I Ağustos’ta Rapsodi

Rhapsody in August 2

Bir çocuk bir gonca gül gördü,
Bir kırda, bir gonca gül.
Sabah kadar genç ve güzeldi.
Hızla koştu çocuk ona
Yakından bakmak için,
Ve zevkle izledi onu.
Gonca gül, Goncagül
Kırdaki kırmızı gonca gül
Heidenröslein- Johann Wolfgang von Goethe (1799)

Bu filmin adı “Gonca gül” ya da “Göz” olsa da kimse yadırgamazmış. Ama büyük yönetmen Akira Krosawa filme Hachigatsu no rapusodī veya Hachigatsu no kyōshikyoku ismini vermeyi uygun bulmuş.

Film, bulut görüntüleri ve rahatsız edici bir “ağustos böceği gürültüsü” ile başlar.  Yönetmenin bu iki temayı rastgele seçmediğini düşünüyorum. Zira atom bombası “mantar”ının bir bulutu andırdığı ve film- animelerdeki atom bombası sahnelerinde de sessizlik ya da tiz bir sesin kullanıldığını biliyoruz. Bu sesin bir örneğini, en önemli animelerden biri olan Akira’da (1988- Katsuhiro Ôtomo) da görmek mümkün.  Nitekim bulutlar ve ağustos böceği sesleri bize film boyunca eşlik etmeye devam edecektir.

İkinci Dünya Savaşı ve atom bombasının atılmasının üzerinden 44 yıl geçmiştir. Bombanın atıldığı iki şehirden biri olan Nagasaki’nin dışında geniş bir kır evinde yaşayan seksenli yaşlarında olduğunu düşündüğümüz Büyükanne Kane (Sachiko Murase), torunları ile bir aradadır. Kane’nin çocukları, uzun yıllar önde Amerika’ya yerleşen bir akrabalarını ziyaret için Havai ‘ye gitmişlerdir. Çocukların tamami ile Amerika hayranı olduklarını görürüz. Kane ise Amerika’ya düşman olmamakla birlikte geçmişin unutulmasını da istemez ama torunlarına itiraz da etmeden yanlış bulduğu düşünceleri o yaşlılara özgü metanet ile karşılar. Kane’nin öğretmen olan eşi, bombalama sırasında Nagasaki merkezinde olduğu için ilk kurbanların arasında yer almıştır. Yanan cesedi, diğer cesetlere karışmış ve teşhis edilememiştir. Bomba olayı torunları ve hatta çocukları için artık bir efsane, sanki hiç yaşanmamış, gibidir. (Bu da ister istemez aklımıza bazılarının sarfettiği –Kurtuluş Savaşı yapılmadı- sözlerini getiriyor.)

Rhapsody in August 3

Havai’den gelen mektupta, Kene’nin çocuklarının Amerika’daki evin ihtişamını övdükleri satırları okuruz. Evin büyüklüğünden, bahçedeki havuzuna kadar her şeyleri hayranlık vericidir onlara göre. Japonlar’ın Amerikalı gibi davranmaya, renkli ve kimi “tuhaf” giysiler giymeye çalışmaları genellikle “özentilik” olarak algılıyoruz. Ancak bunda çok haklı olmadığımızı düşünüyorum. Japonya, gerek ikinci dünya savaşı öncesi gerekse savaş sonrası; dünyaya açılarak büyük bir açlıkla etrafında ne varsa almaya başladı. Bu şekilde tekdüze olduğunu düşündüğü yaşamının rutinliğini kırmaya çalıştı. Amerika’ya ait öğeri alması da bununla açıklanabilir. Zira ortada bir Stockholm sendromu yoksa, insanın “baba katiline” hayran olması çok rastlanılan bir durum değil. Japonya’da genel geçer bir “Biz batı kültürünün bir parçasıyız” anlayışının bulunduğunu biliyoruz. O halde batıya ait ne kadar değer varsa o Japonya’ya da aittir. Bu düşüncenin toplumda kendi kendine mi yeşerdiğini yoksa bir toplumsal mühendislik ürünü mü olduğu sorusu ayrı bir araştırmanın konusu. Bilgi toplumu ve iletişim üzerine araştırmaları ile tanınan Manuel Castells, Enformasyon Çağı: Ekonomi, Toplum ve Kültür adlı eserinde kimlik inşasını üç farklı biçimde açıklar. Bunlar: Meşrulaştırıcı Kimlik, Direniş Kimliği ve Proje Kimlik’dir. Atom bombasının bir “direnişe” ve Japon milliyetçiliği için yeni bir başkaldırıya neden olmasının önüne geçmek, Amerika için önemli bir konu olmalı.  Bu noktada filmin milliyetçi değil, uzlaşmacı bir tavır takındığını söyleyebiliriz. Nitekim Büyükanne Kane, Amerikalılardan nefret etmediğini, savaşın iki tarafı da mahvettiğini söyler.

Amerika’ya gitme hayalleri kuran torunlar, Nagasaki merkezine gittiklerinde “iki Nagasaki” olduğunu farkederler. Bombanın patladığı şehir ve şimdi yaşadıkları şehir.  Gerçekten bir felaket yaşandığını o zaman anlarlar. Bunun en çok bilincine varan da en küçük torundur. Küçük torun, birçok ülkeden gelen taziye anıtlarını görür. Bu ülkelerin arasında gözleri Amerika’yı arar. Ama yoktur. Büyüklerine sorduğunda şu cevabı alır: Bombayı onlar attı zaten. Neden taziye için anıt yollasınlar ki?” Küçüğün hayranı olduğu Amerika’ya karşı düştüğü hayal kırıklığı görülmeye değerdir.

Rhapsody in August 1

Bu sahnenin sonunda büyükleri diğerlerine “Icescream” yani dondurma isteyip istemediğini sorar. İstemezler. Bu da boşuna çekilmiş bir sahne değildir. İki anlamı vardır: Birincisi, birçok insan oradan “su” diye inleyerek ölmüştür. İkincisi, icescream onlar için bir Amerikan tatlısıdır.

Eve dönüşte kahramanlarımız otobüsün arka koltuklarında yan yana oturmuşlardır. Arka pencerede “dönen yolu” görürüz.

Gerçeklerin farkına varmak bir uyanıştır. Ve bu uyanışın çocuklardan başlayacağı mesajı filmde bir yerde daha verilecektir.

Her yönetmenin kendine özgü bir anlatım tekniği olduğunu biliyoruz. Mesela ülkemizde çok ilgi gören yönetmenlerden Çağan Irmak, önce bir öğeyi gösterir (ya da metaforik olarak anlatır), ardından da “anlamayana da açıklayayım bari” mahiyetinde net şekilde özet geçer. Bir kere farkına vardığınızda aşırı derecede rahatsız eden ve aptal yerine koyulduğunuzu hissettiren bu anlatım tarzının farklı ve doğru kullanımını usta Akira Krosawa’da görüyoruz. Usta, önce gösterip sonra anlatmak yerine; önce söyleyip sonra gösteriyor ve bu da çarpılmamıza neden oluyor. Büyükanne, bomba patlayınca her yerin dümdüz olduğunu söyler. Ardından çocukları bomba anıtının da bulunduğu okulun  “dümdüz” bahçesinde bir başlarına görürüz.  Bir söz ve bir sahne. Sinema işte bu olmalı.

Akordu bozuk piyano da metaforik anlatım örneklerinden biri. Büyük torun, yaz boyunca uğraşıp piyanoyu tamir etmeye azmetmiştir.  Aynı şekilde gül ve göz de bu sembollerden. Arada atladığım olabilir ama toparlamak adına sembolleri bir hatırlayalım, sonra da yeri geldiğince bunlara değinelim: Bulutlar, ağustos böceği sesleri, piyano, gül ve göz.

Rhapsody in August 8

Filmde, hemen her büyük filmde olduğu gibi yan hikayeler var. Konuşmayan kadının hikâyesi gibi. Büyükanne gibi eşini bomba atıldığı gün kaybeden yaşlı bir kadın zaman zaman büyükanneyi ziyarete gelmektedir. İki kadın hiç konuşmadan belki saatlerce oturmaktadırlar. Konuşulacak bir şey yoktur ve acıları paylaşmak için yan yana olmak yeterlidir.

Büyükanne, bomba atıldığında gökyüzünde bir göz belirdiğini söyler. Yönetmen bunu iki dağın arasında açılan dev bir göz görseli ile sunar bize. Bu göz ne korkunç ne de güzeldir. Ama çarpıcı sahne gerçekten tüyler ürperticidir. Büyükannenin zaten akli dengesi yerinde olmayan en küçük kardeşi o günden sonra iyice kabuğuna çekilmiş ve sadece göz resmi çizmeye başlamıştır. Evdeki kara tahtada büyükannenin kardeşlerinin isimleri yazmaktadır. Yanında da o büyük gözün resmi en küçük kardeş tarafından çizilmiştir. Göz belki de hayatları boyunca üzerlerinde dolaşacak bir gerçeği sembolize eder. Belki de o göz, tanrıdır. Ya da tanrılığa soyunan bir güç.

Çocukları, annelerinin (Kane) zengin akrabaları için iş ilişkileri kurabilmek için yani “para için” Amerika’ya gitmesini ve ağabeyini ziyaret etmesini istemektedirler. Kane onlara kızar ve Amerika’ya gideceğini ama tek amacının ağabeyini görmek olduğunu söyler. Sinirle yanlarından ayrılır ve torunlarını çağırarak dolunayı izlemeye çıkar. Ölen eşinin, dolunayı izlemekten mutluluk duyduğunu söylemiştir. Çocukları, Kane’yi anlamamaktadır. Onun umudu gençlerdedir.

Rhapsody in August 7

Filmde, büyükannenin kendisi ve geçmişi ile barışık olduğunu görürüz. Ancak aynı şeyin yönetmen için geçerli olmadığını düşünüyorum. Film boyunca, atom bombasını sembolize ettiğini düşündüğüm, rahatsız edici ağustos böceği sesleri devam eder. Ancak ne zaman ağabeyinin Amerikalı oğlu (Richard Gere) onu ziyarete gelerek özür diler ve büyükannenin eşinin “kendisine mutluluk verdiğini” söylediği dolunay önünde el sıkışırlar, artık sonra gelen sahnelerde ağustos böceği sesleri azalmaya başlar. (En azından ben öyle düşünüyorum. Büyükannenin az sonra anlatacağım sahnesinde seslerin yine yükseldiğini görüyoruz) Azalır ama yok olmaz. Aynı zamanda bozuk piyanonun da artık tamir olduğunu görürüz. Çocuklar piyano eşliğinde,  Johann Wolfgang von Goethe’nin Heidenröslein adlı şiirinin Schubert’in bestesi ile dinleriz.

Amerikalının da katıldığı, atom bombası kurbanlarını anma ayininde bir güle doğru tek çizgi halinde giden ve tırmanan karıncaları görürüz.

Rhapsody in August 4

Filmin sonunda büyükanne zihinsel olarak 44 sene öncesine gitmiştir. Bulutlar çıkar. Aynı bombanın atıldığı gün gibi. Büyükanne eşini kurtarmak için yağmur altında Nagasaki’ye koşar. Çocuk ve torunları da peşinden. Fonda çalmaya başlayan Schubert’in bestesi çarpıcıdır. Bir söyleşisinde, hayatın son zamanlarında insanın çocukluğuna döndüğünü söyleyen Krosawa, Büyükanneyi çocukluğuna çevirmiş ve Goethe’nin şiirinde olduğu gibi “o gülü” görmek için yola çıkarmıştır. Arkasından gelen çocuklar da ayin sahnesinde gösterdiği karıncalardan başka bir şey değildir.

Güçlü metaforlar, sade ama çarpıcı bir görsellik ve yüksek bir inandırıcılık. İşte Ağustos’ta Rapsodi.

*Bu yazı Japon Sinema Dergisinin 6. Sayısında yayınlanmıştır. İzin alınmadan yazının başka sitelerde kullanmaması rica olunur.