Gelenekselliğin, Mitlerin ve Realizmin Ustası: Isao Takahata

TORONTO, ON -- SEPTEMBER 5, 2014--Japanese animator and director Isao Takahata is photographed during a day of press for his new film, "The Tale of Princess Kaguya," at the Toronto International Film Festival, Sept. 5, 2014. (Jay L. Clendenin / Los Angeles Times)

Stüdyo Ghibli deyince aklınıza Hayao Miyazaki geliyor değil mi? Bu doğru olmakla birlikte eksik bir bilgi aslında. Isao Takahata, Miyazaki ile beraber Stüdyo Ghibliyi kuran ve beraber oldukça başarılı işlere imza atan bir isim.  

29 Ekim 1935 doğumlu olan Takahata’nın eğitimi aslında Fransız Dili ve Edebiyatı üzerine… 1959’da Tokyo Üniversitesinden mezun olan ve “animasyon varsa ilginçlikler de vardır” diyerek yükselişte olan anime endüstrisinde, bugünkü adıyla Toei Animation olan animasyon şirketinde çalışmaya başlayan Takahata’nın eğitiminin de boşa gitmediğini, filmlerindeki Fransız sadeliğinde görebilirsiniz.  Toei Animation‘da anime sektörüne girmesine rağmen hiç animatörlük yapmayan bir isim Takahata. Tabii bu alışılmışın biraz dışında bir durum çünkü birçok yönetmen, işe animatör olarak başlar. Fakat burada (Toei Animation) uzun süre kalmıyor Takahata ama bunun nedenine birazdan değineceğim. Stüdyonun bir başka çalışanı Miyazaki ile de yolları burada kesişiyor. Kısa bir süre sonra ise ilk filmini yönetecek cesareti buluyor ve 1965’de Taiyou no Ouji: Horusu no Daibouken (Güneşin Prensi Horus) isimli filminin yönetmen koltuğuna oturuyor. Üç yıl süren hazırlıktan sonra 1968’de film piyasaya sürülüyor. Fakat ne yazık ki filmi finansal anlamda beklenen etkiyi yaratamıyor. Yine de, filmi beklenen getiriyi sağlayamasa da sanatseverler tarafından oldukça beğeniliyor ve destekleniyor.

15b941799f131e097c665a22d8536c40

Filmini hazırlarken gerektiği gibi destek görmediğini söyleyen Takahata, zira Toei filmin daha fazla çocuklara yönelik olmasını isterken Takahata yetişkin sorunlarına odaklanmıştır, Miyazaki ile ortak olup yollarını Toei Animation‘dan ayırılıyor. Hala “en eğlenceli ve en zorlu çalışmanız hangisidir” diye sorulduğunda “Taiyou no Ouji: Horusu no Daibouken” diyen Takahata’nın bu filmi hazırlarken geçirdiği süreci ise hayatını dönüm noktası olarak nitelendiriyor. Böylece 1985 yılında Stüdyo Ghibli kuruluyor. Stüdyonun kuruluş adımlarını ilk kez Miyazaki atsa da profesyonel anlamda Takahata yardımıyla ilerliyor. Miyazaki’yi nasıl Ghibli‘den ayıramıyorsak, Takahata’yı da ayıramayız. Ne var ki Miyazaki daha popüler olmuş ve Tahakata biraz daha geri planda kalmış. Bu iki ustayı karşılaştırmak ve neden birisinin daha popüler olurken diğerinin daha geri planda kaldığını eleştirmek elbette haddim değil. Fakat Takahata’nın filmleri üzerinden dünyaya bakış açısını, yaşam felsefesini irdeleyebilirim diye düşünüyorum.

KING-AND-THE-MOCKINGBIRD

Animasyonun neler anlatabileceğini net bir şekilde gördüğü ve hala ilham kaynağı olarak gösterdiği “The King and the Mockingbird” Fransız filminden sonra bu alana yöneldiğini söyleyen Takahata geleneksel çizimleri ve realist anlatımıyla bir adım öne çıkıyor elbette. Hatta Miyazaki’nin bile bu realist anlatımdan etkilendiği ortak çalışma arkadaşlarınca onaylanan bilgiler arasında. Yine ortak çalışma arkadaşları olan Yasuo Otsuka’ya göre Miyazaki’nin sosyal sorumluluk bilinci Takahata’nın etkilerinin sonucuymuş. Takahata’nın bir çok işinde Konfüçyüs etkisini görmeniz mümkün. İster drama ister komedi isterse tarihi yapımlar olsun, her animesinde, Konfüçyüs gibi Takahata da insan-toplu ilişkisini önemserken çizimlerindeki doğal ve gelenekselliğiyle eskiye inanan birisi olduğunu, bir aktarımcı olduğunu belirtmekte bana göre.  Hikayelerinin çoğunda ele aldığı hayatın içindeki küçük olayların, sıradan enstantanelerin yarattığı etkiye odaklanıyor olması ise, etkilendiği İtalyan neo-realizm akımının sonuçları olarak görülebilir.

Bu arada hemen belirteyim; Takahata meslek hayatı boyunca Heidi, Kouyo no Shounen Isamu, Lupin III ve Mirai Shounen Conan anime serilerinde yönetmen koltuğunda da oturmuş bir isim. Fakat ben yazımda hem yazarı hem de yönetmeni olduğu filmlere odaklanıyorum.

Grave of the Fireflies

Aslında Takahata, hemen her işinde bir “geçmişe atıf” yapıyor diyebiliriz. Hatta geleneklerine bağlı bir imaj çiziyor ve animelerinin ortak paydalarından birisi de bu. Hataru no Haka (Ateşböceklerinin Mezarı) filminde tarih adına konuşan Takahata II. Dünya savaşının bireysel acıları üzerinden Japon hafızasının ortaklığını vurgulamakla birlikte, aslında temelde çocukların gözünden görülen aile dramlarını anlatıyor. Ne var ki alt metni çok güçlü ve çocuk gözünden bile olsa savaşta yaşamak gibi ağır bir konuda izleyicisini etkiliyor. Takahata’nın en dramatik yapımı olarak görebiliriz Hataru no Haka’yı. 1988 yılında yayınlanan film günümüzde kült diyebileceğimiz filmlerden. Bu draması ve tarihi dokusundan olsa gerek Takahata’nın da en bilinen işi. Kurbanın tarihi olan II. Dünyaşı’nın Japonya ayağını başarıyla anlatan ender filmlerden olan Hataru no Haka, savaşın “suç ve sorumluluk” yönleriyle de ilgili bir yapım. Realist tutumunu iyice hissettiren Takahata, bu filmde gerçekçi öykücü yaklaşımını kullanıyor ve dönem kıyafetlerinden arka planlarına, mimariye kadar her şeyiyle tam olarak 1940’lara odaklanıyor. Hikayeyi iki masum çocuk üzerinden anlatınca da, izleyicisinin empatisine seslenmiş oluyor, böylece deyim yerindeyse maça 1-0 önde başlıyor. Hal böyle olunca filmden etkilenmemek de imkansız oluyor.

omohideporoporo

Fakat bu gerçekçi hikaye anlatımı sadece Hataru no Hakaya özgü bir şey değil. Takahata’nın sıklıkla başvurduğu bu yöntem 1991 yılı yapımı olan Omohide Poro Poro (Dün Gibi) filminde de ön plana çıkıyor. Gençlik ve masumiyeti yücelten bir anime olan Omohide Poro Poro’nun bir “yolculuk” animesi olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. 27 yaşında şehirde yalnız yaşayan bir kız olan Taeko’nın kırlara özlemi üzerine tatillerini bahçelerde çiçek toplayarak, pirinç yetiştirerek geçirmesine odaklanan film, karakterin sık sık 10 yaşını anımsamasıyla renkleniyor. Takahata’nın yine günlük ayrıntılarla süslediği bir film olan Omohide Poro Poro özellikle Japon kültürü için de çok iyi bir örnek. Karakterin 10 yaşındaki halinin geçtiği zaman olan 1966’da ataerkil bir toplumdan, hikayenin şimdiki zamanı olan 1994 yılında yalnız yaşayabilen, evlenmemiş ve kendi kararlarını verebilen kadınları zor da olsa kabullenmiş bir topluma nasıl geçtiğini de kısaca görüyoruz. Evet toplum yine ataerkil ama artık daha az… Tıpkı Miyazaki’nin filmlerindeki kız çocukları gibi Takahata’nın kızı Taeko kendisini sıklıkla sorguluyor filmde. (Küçük bir anekdot: film, Miyazaki filmleri ile oldukça benzer bir yapıda olmuş. Takahata, film yapım sürecinde Miyazaki’den fikirler almış) Hep olmak istediği noktayı ve şu anda bulunduğu noktayı sorguluyor. Neden özellikle 10-11 yaşını hatırladığını düşünüyor. Bir kaçış olarak başladığı yolculuğu aslında özüne dönüş oluyor filmde. Geleneksel çizimlerini, ayrıntılarını ve özellikle modern insanın doğaya olan özlemi üzerine güzellemeleriyle dolu olan film renkli müzikleriyle de dikkat çekiyor. Macar folk müziklerinin Japon animesi üzerine ne kadar güzel durduğuna inanamayabilirsiniz ama gerçekten çok otantik bir imaj sergiliyor.

Heisei Tanuki Gassen Ponpoko

Geleneksellik ve doğaya özlem deyip de Heisei Tanuki Gassen Ponpoko’dan bahsetmesek olmaz elbette. Yukarıda bahsettiğim üç film gibi bu filmin de hem yazarı hem yönetmeni Takahata. Miyazaki ise yapımcısı olmuş. Japon kültüründeki konuşabilen rakunlara ve tilkilere odaklanan film, oldukça başarlı bir hayal ürünü. Konuşan ve insan kılığına giren rakunlara çizimlerdeki sevimlilik de eklenince çocuk animesi gibi gelebilir. En azından daha sevimli bir hikaye bekleyebilirsiniz. Fakat bu sizi aldatmasın Takahata, Japon tarihinin her bir kültürünü ince ince işlediği animesinde, betonlaşmaya da büyük bir gönderme yaparak doğaya, hayvanlar üzerinden insanın özlemini anlatıyor. 1994 yılında yayınlanan bu animenin diğer Takahata animelerinden en büyük farkı elbette fantastik öğeler barındırıyor olması. Ne var ki bu haliyle bile bir Takahata filmi olduğunu bağıra bağıra söylüyor. Zira Heisei Tanuki Gassen Ponpoko, Japon mitlerine göndermeler yaparken aynı zamanda, doğa-insan, insan-hayvan uyum ve çatışmalarını mümkün mertebe standart bir dille yapsa da, izleyicisine acı gerçeği çekinmeden söylüyor. İnsanoğlunun yıkıcı yapısını, plansızlığını (evet planlı dediğimiz Japonlar’ın bile plansız olduğunu söylüyor yapım) ve basiretsizliğini bazen mitler üzerinden bazen de diren insanlar üzerinden eleştiren anime, dışarıdan yumuşak ama içeriden oldukça sert bir yapım bence.

kaguya_hime_no_monogatari_22

Bir kez daha İyalyan neo-realizm akımına dönelim çünkü şimdi bahsetmek istediğim Kaguya-hime no Monogatari (Prenses Kaguya Masalı) tam da akıma bir örnek teşkil ediyor. Üstelik oldukça eski bir hikaye olmasına rağmen! Hataru no Haka ve Omohide Poro Poro gibi Kaguya-hime no Monogatari de oldukça başarılı bir İtalyan neo-realizm örneği teşkil ediyor. Çünkü Kaguya-hime no Monogatari filminde de en küçük ayrıntılardan ve gündelik hayattan başlayıp daha büyük olaylara evrilip, hayatımızın önemini yine bu küçük ayrıtılarda buluyoruz. Takahata’nın 14 yıllık bir arasından sonra gelen filmin, artık uzun metrajlı film yapmayacağını söyleyen Stüdyo Ghibli için bir kapanış niteliğinde olması açısından da oldukça büyük bir önemi var. Sekiz yıllık bir süreçte hazırlandığı için, her bir saniyesinin tek tek elle çizildiği ve bilgisayar efektlerinden uzak olduğu için ve hikayesinden ötürü şimdiden tarihi bir değeri olan filmin yine yukarıda bahsettiğim “doğaya özlem” paydası da bulunuyor. Takahata bu eski mitte bile insan-doğa ilişkisini kuruyor, asıl karakteri olan Kaguya’ya mutluluğun ne olduğunu sorgulatıyor. Maddi-manevi değerler üzerine de güzellemeler yapan Kaguya-hime no Monogatari 2016 yapımı olmasına rağmen şimdiden Stüdyo Ghibli’nin en iyi işleri arasında görülüyor. Miyazaki’nin bu başarıyı kıskanıp bir film daha yapacağı dedikodularının gerçeğe dönüşmesini ise heyecanla bekliyorum.

Takahata’nın tüm filmlerini elbette göz atamam ama yukarıda bahsetmeye çalıştıklarım bence en iyi işleri… Bunlar dışında yine sade, geleneksel çizimleriyle dikkat çeken ama komedi öğesiyle ön planda olan Tonari no Yamada-kun (1999) ve Jarinko Chie (1981) gibi filmlerinin yanı sıra müzikal alt metni olan Cello Hiki no Gauche (1982) gibi filmeri de bulunuyor. Hepsinin bir ortak paylası ise mutlaka dram öğesi içermeleri. Isao Takahata Japon tarihini, mitlerini ve gelenekselliğini her animesinde ince ince dokumuş ve dönem konseptiyle birleştirip izleyicisine sunmuş. Sırf bu yüzden bile üstad lakabına layık olan Isao Takahata’ya uzun bir ömür dileyip yeni film çekmesi bekleyelim…

*Bu yazı Japon Sineması E-dergisinin 7.sayısında yayınlanmıştır. Diğer yazıları okumak için tıklayınız.



bazen hayatımın kalanını sadece anime/dizi/film izleyerek geçirmek istediğim doğrudur.


  • Onizuka Sensei

    Ateş Böceklerinin Mezarı ile kalplerimizde silinmeyecek bir yer edinin büyük usta.