Fuminori Nakamura ve “Hırsız”

Tokyo Siyahı

Dünyanın en ışıltılı, en canlı şehri dediğimiz de, ilk akla gelen kentlerden birisidir Tokyo. Herkesin renkli ve görkemli bir tahayyülünün olduğu; gidip görenlerin; iki cümlede bir uzay gelişmişliğinde olduğundan dem vurduğu bir nevi hayaller ülkesidir anlatılan. Ancak ışık gölgeyi doğurur. Nerede fazla ışık varsa, orada bir o kadar da koyu gölge olacaktır. Son zamanlarda okuduğumuz Tokyo romanları tarafından da bunun doğrulandığına şahit oluyoruz. Kentin kötücül tarafı, romanlarda kendine yer buluyor. En bilinen örnekleri Ryu Murakami romanları olan bu “Kara Tokyo Eserleri”ne, bir yenisi Fuminori Nakamura tarafından eklendi. “Hırsız”  tüm gücüyle bizi alışık olduğumuzun çok ötesinde konumlanmış o Tokyo’ya çekiyor.

Fuminori Nakamura çağdaş Japon romancıları arasında; uluslararası arenada da dikkat çekmeyi başarmış genç isimlerden biri. 2000’li yıllardan beri yazan, yayımlayan yazar asıl başarısını 2009 tarihli bu romanıyla yakaladı. 2010’da ‘Kenzaburo Oe Roman Ödülü’nü alan eser, 2012’de İngilizceye çevrildi ve Nakamura’yı Japon adasının ötesinde başarıya ulaştırdı. Türkiye’de yayımlanması ise ancak geçtiğimiz sene mümkün oldu. Doğan Kitap tarafından yayımlanan bu minik ama oldukça sarsıcı kitap, insan ve sistem de saklı birçok rahatsız edici detayı, cesurca gözler önüne seriyor.

Henüz çocuk yaştayken başladığı yankesicilik işinde hatırı sayılır bir başarıya ulaşmış karakterimiz Nişimura’nın öyküsü olan kitap; üstte bir suç öyküsünü roman boyunca bize aktarırken, altta felsefi bir zemin oluşturup; suçun doğası, sosyal şartlar ve bireyin varoluş savaşı arasında sağlam köprüler kuruyor. Nişimura’nın mesleğinin temel dinamiklerini çok net bir şekilde bize gösteren Nakamura, diğer yandan karakterin eski iş ortakları ve bir markette tanıştığı çocukla yaşadığı yakınlıkla duygusal bir perde daha açıyor. Kitap boyunca dikkatimizi çeken bir şey varsa o da karakterimizin bir rol dahi alamadığı, kukla gibi oynatıldığı büyük bir oyunun, aslında düzenin kendisinin olmuş olması. Nişimura’nın bağlandığı ve sorumluluk hissettiği çocuk onun kurtuluşu olabilecekken bir süre sonra, düzenin işleticisi, kirli oyunların patronu Kizaki isimli adamın, oyunu daha da büyütüp çocuğu da buna dahil ettiğine şahit oluyoruz. Sistemin doğasında olan açmazlara karşı içimizde bir çaresizlik duygusu peydahlanıyor. Kitap bittikten sonra dahi aklımızda o düğüm devam ediyor, kolay kolay çözülmüyor. Bu anlamda verdiği his çoğu zaman Sırp yönetmen Spasojevic’in tartışmalı filmi “Bir Sırp Filmi”ni andırıyor.

Kitap çoğu zaman beşeri olandan daha ilahi bir yasanın işlediğine inandığımız dünyanın, karteller tarafından bireylere çizilen kader olgusuyla olan yakın bağını, kafamızı allak bullak ederek bize sunuyor ve kötülüğüne tahammül edemediğimiz bir sistemin, hem de ucundan köşesinden işleri olduğumuz bir düzenin resmini açıkça çiziyor. Bu noktada tıpkı Haneke’nin “Le Temps du Loup” filminin sonunda seyircisinin karnına yumruk indirmesi gibi, Nakamura’da bizi bir kendimize getiriyor.

Yazarın tüm bu dış çatışmaları gerçekçi ve dengeli bir şekilde yansıttığı öyküsünde, karakterimizin iç dünyasının röntgenini çekmesi ise eserin asıl başarısının altında yatan sebep. Tokyo gibi bir megakentte bireyin içine düştüğü yalnızlık kuyusunda, hislerinden, inançlarından, vicdanından, prensiplerinden ve iradesinden adım adım nasıl yoksunlaştırıldığına tanık oluyoruz. Tüm bu insanlık dışı keşmekeşe rağmen karakterimiz Nişimura’nın iyiliğe ve temizliğe tutunma gayreti ve başarısı ise; okuyucular için bir avuntu kaynağı oluyor. İnsanın hala insana dair hareket edebileceğine olan güveni veriyor.

Başkaları tarafından onların üzerine giydirilmiş zorunlu kadere karşı çıkan ve bunu yenmeye çalışan karakterimiz, bir yandan da sorumluluğunu hissettiği çocuğun geleceğine dair bir çıkış noktası yaratmaya çalışıyor ki bu kitabın en önemli güç noktasını oluşturuyor. Bununla ilgili karakterin sayıklamalarını okurken, satır aralarına sıkıştırılmış felsefi sorgulamaları ve göndermeleri arıtıp, ne denli derin bir eleştirinin olduğunu fark ediyoruz. Kapitalist dünyanın başlattığı tiyatronun ‘ne’liğine dair büyük bir farkındalık oluşturuyor.

Mehmet Gürsel çevirisiyle Temmuz 2017’de yayımlanan “Hırsız” gerilim-polisiye türünün içinde sayılsa da sadece bunlarla kalmıyor. İktidar ve birey ilişkisi üzerine getirdiği özgün fikirleriyle; ezen-ezilen ilişkisi üzerinden yaptığı sistem eleştiriyse benzerlerinden kesinlikle ayrılıyor.




Translate »