Denizi Yitiren Denizci

Adından da anlaşılacağı üzere denizi yitiren bir denizcinin dramını okuyoruz kitapta. İnsana yabancılaşan denizde kendini gerçekleştiren denizde kahraman olan bir denizcinin karaya çıkınca acizleştiğini okuyoruz. Denizle ilgili birkaç bölüm dışında denizin insanı içine çeken şiirselliği ve huzuru yerine huzursuzluk şiddet ve duygusal sarsıntılarla örülü psikolojik bir kitap Denizi Yitiren Denizci. Baş kahramanımız Noboru  13 yaşında babasını beş yıl önce yitirmiş, haylaz üzerine kapı kilitlenen haşarı bir çocuktur. Annesi 33 yaşında Fusako Kurado genç ve çekici, kültürlü ve zengin bir  iş kadınıdır.   Fusako’yu gözetleyen Noboru cinselliğe  ve kadınlara dair ilk fikirleri annesinin özel hayatından kazanır. Altı akranı ve sınıf arkadaşıyla yaşamı değiştirmek dünya düzenini değiştirmek isterken kendilerine has felsefeler üretirler. Denize ve denizcilere hayran olan Noburo’nun  yaşamına bir anda giren ikinci kaptan yalnız denizci Riyuji Tsukazaki babası olma yolunda ilerlerken annesi uğruna denizi terk edince Noburo da kahramanını yitirir.   Her biri birer numara ile hiyerarşik sırada olan altı arkadaşın birincisi yazarın kendi görüşlerini yansıtır adeta ve üç numaradaki kahramanımız Noburo da beş arkadaşı gibi liderin etkisi altındadır. Altı kafadar dünyayı değiştirmek için ilk büyük hamlelerini gerçekleştirmeye karar verir…

Yüreğinde olsun olmasın, eski çağlardan bu yana hep aynı sözler söylenir. Bunlar ufuk çizgisinin egemenliğini sorgulamadan kabul eden ve o gizemli mavi çizgiye kör bir şekilde ibadet eden sözlerdir. Ve yine bunlar en soylu kadınlara bile  bir fahişenin yalnızlığını, boş umutlarını ve özgürlüğünü veren sözlerdir:

Yarın gideceksin değil mi?

Romanda Amerikan işgalinin etkilerini ilk sayfalardan Kuradoların evinden  itibaren görmekteyiz. Batılılaşan Japonya’nın yabancılaşan yüzünü bayan Fusako ve onun evinde görürüz. Japon mutfağından kültüründen eşyalarından uzaklaşmış, Japonya’da da İngiliz ve Amerikan kültürünün temsilcisi haline gelmiştir.  Denizi özleyen çocukluğundan itibaren yalnızlaşan ve insana yabancılaşan  Riyuji ise topluma ayak uydurmaya uysal olmaya karaya ait olmaya çalışır. İç çatışmasını seyrettiğimiz kahramanlarımızın can alıcı duyguları metinde italik olarak yazılmış ki tam altı çizilecek cümleler diyorsunuz. Mişima’nın kendi metninde de böyle mi yoksa Can yayınlarının tercihi mi bilemiyorum ama çok isabetli olduğunu söylemeliyim.

Deniz, gemiler ve okyanus seferlerinin hayali ancak bu mavi damlalarda var oluyordu. Ne var ki her geçen gün, kıyı düzeninin yeni bir kokusu siniyordu denizcinin üzerine: Ev kokusu, komşuların kokusu, rahat ve huzurun kokusu, tavada kızaran balık kokusu, yerlerinden hiç oynatılmayan eşya ve süslemelerin kokusu, ev bütçesi hesaplamalarının ve hafta sonu gezmelerinin kokusu… Kara adamlarının üstüne sinmiş olan bütün kokular, ölüm kokusu.

Kitap Japon edebiyatı ve sinemasında alışık olduğumuz şiddete, rahatsız edici derecede müstehcenliğe  sahip olduğundan yetişkinler için uygun olmakla beraber ana kahramanın çocuk oluşu nedeniyle ergenlerin dünyasını da başarıyla temsil ediyor. Değerlerimize aykırı olan  annenin üzerinden cinselliğin verilmesi de okurlarımız için itici gelebilir. Kedinin öldürülme anının detaylı anlatılması da hayvan severleri kızdırabilir, satanistlere ilham veren yazar Mişima mı diye şüpheye düştüm doğrusu.

Romanda baba figürünün kötü örnekleriyle yaşamını geçiren beş afacanın ideolojiye dönüşüne de tanık olacağız. Büyümenin kötülüğüne şahit olacağız.

Kilitsiz odada olmaktan duyduğu tedirginlik, pijamasını boğazına kadar düğmelediği halde Noboru’nun titremesine yol açıyordu. Onu eğitmeye başlıyorlardı demek. O korkunç, o yıkıcı eğitim başlıyordu demek. On dört yaşına girmek üzere olan bir çocuğu büyümeye zorlamak. Olgunluk ya da Şef’in deyimiyle çürümeye zorlamak.

“…Baba demek, gerçekleri gizleyen bir makine demektir. Çocuklara yalanlar düzmeye yarayan bir makine; daha da beteri, kendilerinin gerçeği temsil ettiğine de için için inanırlar.

Babalar, bu dünyanın karasinekleridir. Fırsat  kollayarak tepemizde dolanıp dururlar ve çürümüş yozlaşmış bir şey gördüler mi hemen orada yuvalanırlar. Bütün dünyaya, anamızı bellediklerini yayan pis, iğrenç karasinekler. Bizim özgürlüğümüzü, bizim yeteneklerimizi kısıtlamak için yapmayacakları yoktur. Kendilerine kurdukları o pis şehirleri korumak için yapmayacakları yoktur.” 

Üçüncü kişi ağzından anlatım gerçekleştirilirken kişilerin iç dünyalarını başarılı bir şekilde aktarıyor. Okurda Selvi Boylum Al Yazmalım filminde iç seslerini hatırlatacak   Kadir İnanır ve Türkan Şoray’ın samimiyetini bulacaksınız.

MişimaYukio’nun hayata bakışı ve gelecekte gerçekleştireceği Harakiri’nin de habercisi gibi aşağıdaki satırlar.

Gerçek tehlike yaşama eyleminin ta kendisidir. Hiç kuşkusuz yaşamak, varoluşun farklılaştığı bir kargaşadır. Fakat  varoluşu her an aslında  olduğu düzensiz haline çözümleyip ortaya çıkan endişeden hareketle, her an ilk kargaşayı yeniden yaratmaya çalışan kaçık bir eylemdir yaşamak. Bu  denli tehlikeli başka bir iş daha olamaz.

Hüzün sevda ve özlemin denizin çağrısıyla son  bulduğu  satırlarla veda ediyor Mişima okurlarına.

…Mercan adalarının oyuklarındaki, kan kadar ılık dalgalar. Pirinç bir borazanın çağrısı gibi gökyüzünü dağlayan  tropikal güneş, rengarenk deniz ve köpekbalıkları.

Ryuji, biraz daha koyverse kendini, pişmanlık duymaya başlayacaktı.

Noboru, “Çayınız, buyrun,” diye arkasından seslendi ve koyu kahverengi plastik bardağı Ryuji’nin yanağının yanından uzattı.Ryuji, dalgın dalgın bardağı aldı.Noboru’nun elinin hafifçe titrediğini gördü. Soğuktan olmalıydı.

Daldığı düşten ayılmadan, ılık çayı başına dikti. Çay buruktu. Bilirsiniz, buruk olur tadı yüceliğin. …




Translate »