Bunalımlı Ruhların Oluşturduğu Bir Melankoni Evreni; “Aoi Bungaku”

aoi-bungaku-japonsinemasi

Aoi Bungaku Serisi, “Mavi Edebiyat Serisi” olarak bilinir.  Birbirinden bağımsız  6  karamsar ve hüzünlü klasik Japon edebi eserinin kısa hikâyeler şeklinde animeye adapte edilmiş  12 bölümlük seridir. “Sanat eserleri mavidir” sloganı ile yola çıkan anime, bizlere Japon edebiyatının dört farklı yazarının altı farklı eserinin anime versiyonunu sunuyor. Her bölüm alanında nam salmış yönetmen ve anime ekiplerinin stillerini içerisinde barındırıyor. Serinin her bölümünü Masato Sakai tanıtıyor, her bölümün başında eser ve yazarları ile ilgili ilgi çekici bilgileri izleyicilere sunuyor. Serinin müziklerini Hideki Taniuchi (1–8) ve Shusei Murai (9–10) tarafından hazırlanmış. Uyarlamaların tümü eserleri başarılı bir şekilde yansıtıyor. Seride yer alan ana karakterlerin endişesi, üzüntüsü ve çabası bugünkü yaşamımızın adeta birer aynası niteliğinde. Seri bugün unuttuğumuz şeyleri de içerir; ızdırap ve günlük yaşamın neşesi.

Serideki 6 mavi öyküyü bu açılardan ele alacak olursak;

Ningen Shikkaku  / Osamu Dazai (1948)

ningenshikkaku-japonsinemasi

Serinin ilk 4 bölümünde Türkçe’ye “İnsanlığımı Yitirirken” olarak çevirilen “Ningen Shikkaku” işleniyor. Yönetmenliği Morio Asaka, karakter dizaynlarını da Death Note’dan hatırlayacağınız Takeshi Obata üstlenmiş.

Ningen Shikkaku eseri bir başyapıt olarak görülüyor ve Osamu Dazai’nin bir otobiyografisi olduğu düşünülüyor. Ana karakter Ooba Youzou ile Dazai’nin ortak noktaları söz konusu: yetiştirilme tarzları, kadınlar, uyuşturucu, alkol ve intihar..

Ningen Shikkaku bölümleri; “Komakura Çifte İntihar”, “Hayalet”, “Toplum” ve “Yeni Dünya” isimlerinden oluşuyor. Her bölümde bu başlıklar altında izleyiciye mesajlar sunuluyor.

1.Bölüm intihar konusunu ele alıyor. Ana karakteri ve beraberindeki Tsuneko’yu intihara sürükleyen şey “yaşamanın utanç verici bir şey” olduğunu düşünmeleridir. Ana karakterin yetiştiriliş tarzı, ailesini bilhassa babasını memnun edemeyişi ve bunun beraberinde getirdiği travmalar, insanlarla olan ilişkileri ve bu ilişkileri anlamlandıramayışı ve bittabi karakterimizi sürekli intihara sürükleyen düşünce bulutları ilk bölümün ana temasını “Yaşam ve Ölüm/Yaşamın Anlamı” oluşturuyor.

ningenshikkaku-japonsinemasi

2.Bölüm ise ana karakterin kimliğini tanımlaması ile alakalı. Bölümün isminin “Hayalet” oluşu, ana karakterin kendisini topluma nasıl tanıttığı ancak aslında nasıl olduğunu kavramasıyla ilişkili. Bu durumu özetleyen cümleyi belirtecek olursak “Dışarıdan bakıldığında gülümsüyordum ama içeride tam anlamıyla çaresiz ve sömürülendim.” Şöyle ki Youzou toplumun onu kabullenmesi ve insanlar içerisinde yer edinebilmek adına olmadığı biri gibi davranmakta ve bunu da sınıfından birinin farketmesiyle kimlik sorunu yaşamaktadır. Arkadaşının ona sen “hayaletsin” demesi üzerine kendisini hayalet olarak görmeye başlar ve bu hayalet ilerleyen bölümlerde de sürekli peşinde olacaktır. Burada değinmek istediğim 2 şey; hayalet figürünün Munch’ın “Çığlık” tablosunu anımsatması, ikinci olarak ise hayalet kavramının bireyin toplum içerisinde kendini soyutlaştırmak veya somutlaştırmak adına karakterini olduğu gibi yansıtamaması üzerine kimlik sorunu yaşaması olarak doldurabiliriz. Belirtmek istediğim diğer bir şey ise bu bölümde Van Gogh’un tuval stillerinin referans olarak yer alması.

3.Bölüm ana karakterin insan ve toplum ilişkileri üzerinde duruyor. Bu bölümde, insanlara dikte edilen “Toplum ne derse o olur.” fikrinin ana karakter üzerinde nasıl değiştiği ve toplumun bu diktesinin bir bireyi nelere sürükleyebileceği işleniyor diyebiliriz. Bunu ise ilk bölümde yaşanan intihar olayı üzerinden ana karakterin travmalarıyla işliyor. Diktenin değişmesini sağlayan fikir ise şu: “Toplum sadece bireylerin bir araya gelmesinden oluşur. Toplumun her dediğine inanma.”

4.Bölümde ise ana karakterin tam kendisini arındırdığı ve huzura erdiğini düşündüğü günlerde karısının kendisini aldattığını görmesiyle tüm dünyasının nasıl altüst olduğu işleniyor. Bir hiçliğin ve anlamsızlığın içinden yine bir hiçliğe sürüklenmiş olan Youzou ve finalde kendisinin anlamlandırdığı “Yeni Dünya”… Bu bölümde izleyiciyi düşündüren şey ise şu: “Bir insan ne zaman sınırlarını aşmaya başlar?”

Sakura no Mori no Mankai no Shita /Ango Sakaguchi (1947)

Sakura-no-Mori-no-Mankai-no-Shita-japonsinemasi

Ango Sakaguchi’nin tecrübe ettiği bir olaydan esinlenerek yazdığı eserde, ana kahraman, korkusuz bir haydut olmasına karşın, baharda kat kat açıp sessizce süzülen kiraz çiçeklerinden son derece korkmaktadır. Ana kahramana seride eşlik edecek olan diğer karakter ise ormanda görüp, beğenip kaçırdığı şehirli bir kadındır. Gözü bu kadından başkasını görmeyen Shigemaru’nun hayatı bir anda değişir. Kendisini sıkılganlık ve huzursuzluk içinde bulur. 5. ve 6. bölümde işlenen “Korulukta, .Kiraz Çiçeklerinin Altında” eserinin Ango Sakaguchi’nin şu fikrini işlediği söylenebilir: “Hayatını yaşamak ve çöküşe geçmek gerekirdi. İnsanlar çöküş yolunda gerektiği gibi düşüşe geçimliydiler. Bunu yaparak kendilerini keşfedecek ve kurtuluşa erebileceklerdi. “

Bu bölümün yönetmenliğini Death Note’un yönetmeni Tetsuko Araki üstlenirken, tasarımları ise Bleach’ten hatırlayacağınınz  Kubo Tite üstleniyor.

Kokoro / Natsume Sōseki – (1914)

kokoro-japonsinemasi

İnsan ilişkileri konusunda her zaman kaygılı ve ruhu köşeye sıkışmış hisseden yazarımız Natsume Soseki, Kokoro adlı eserinde insan egoizmi ve ahlakı arasındaki çatışmayı betimler. Bu eser, Japonya’da gelmiş geçmiş en çok satan eserdir. Hikaye’nin konusu Meiji döneminin modern çağa geçiş zamanlarında yaşanıyor. Hikaye Sensei ile genç bir adamın ilişkisi üzerinden “dostluk” kavramı çerçevesinde işleniyor.

Serinin 7. ve 8.bölümünü oluşturan eserin yönetmenliğini Shigeyuki Miya, karakter tasarımlarını ise yine Takeshi Obata üstlenmiş. Temelde tüm hikaye 7.bölümde anlatılıyor. Sonrasında senarist Mikabe Abe’nin eklediği sekizinci bölümde, ben merkezli bir anlatım benimsenerek yaşanan olaylar Sensei’nin gözünden yeniden anlatılıyor.  Hikayede iki bakış açısı vardır; biri genç adamın diğeri ise Sensei’nin. Bu doğrultuda hikayenin bize sunduğu şey olayı her iki bakış açısıyla kavrayabilmek ve moderni ve klasiği temsil eden bu iki karakter üzerinden iki dönemin insanının hayatı nasıl algıladıklarını gözlemleyebilmek oluyor. Ayrıca seride Van Gogh’un “Papatyalar” eseri bir referans olarak göze çarpıyor.

Hashire, Melos! / Osamu Dazai (1940)

runmelos-japonsinemasi

“Koş, Melos!”,  Osamu Dazai’nin 1940’da, Yunan hikâyesi Damon ve Pythias’ı uyarlayarak yazdığı bir kısa hikâyedir. Hikaye’nin doğuşuna sebep olan şey ise Dazai’nin borçlarıdır. Söylentiye göre Dazai  bir arkadaşına borçlanır ve öyküde yer alan kurguya benzer bi şekilde borcunu temin etmek için ayrılır ve geri dönemez. Daha sonra arkadaşı onu bulur ve serzelişte bulunur. Bunun üzerine Dazai ona: “Dostum Dan, hangisi daha acıdır, bekleyen kişi mi olmak yoksa bekletilen mi?” Kitap, Melos ile Selintius adlı iki dostun hikayesini içerir. Selintius ölümü pahasına kız kardeşinin düğünü için ayrılan Melos’un yerine hapse girer. Melos’un geri dönmek için 3 günü vardır. 3. gün güneş doğarken hâlâ yetişememiş olursa, yerine arkadaşı Selintius idam edilecektir.

Ancak senaristliğini Sumino Kawashima’nın üstlendiği animede konu oyun yazarı olan Takada ile onun arkadaşı Joushima üzerinden işlenir. Run Melos hikayesini Takada bir oyuna uyarlamaya çalışır ve bu eseri oluştururken eski dostunu, onunla ilgili anılarını ve yıllar önce verdiği sözü tutmadığı için ayrı düştüğü ve neden ona öfkeli olduğunu  hatırlar. Serinin 9. ve 10.bölümlerini oluşturan eserin yönetmenliğini Ryosuke Nakamura üstleniyor. “Dostluk” temasını derin ve insana dokunan bir şekilde işleyen seride Takada’nın eseri yazdığı zamanlarda flashbackle anılarını hatırlaması geçmiş ve şuan arasında geçen bir bütün hikayenin işlenmesi, izleyiciye ciddi anlamda görsel bir keyif sunmakta. Eserde verilmek istenen “Herkes yalnızdır.” fikri değil, “Dostlar arasındaki güven, dünyadaki en önemli şeydir.” fikridir.

Kumo no Ito / Ryūnosuke Akutagawa (1918)

kumo-no-ito-japonsinemasi

Ryounosuke Akutagawa “Japon Kısa Hikâyeciliğinin Babası” olarak kabul edilir ve Japon Edebiyatı’nın kayda değer ödüllerinden olan Akutagawa Ödülü onun adını taşımaktadır.

1918’de yayınlanan  Örümceğin İpliği adlı eserini yazar, o dönemde okuduğu Karamazov Kardeşler’de geçen “Bir Baş Soğan” hikayesinden esinlenerek yazmıştır. Öykünün ana kahramanı cani ve şeytani bir ruha sahip olan Kandata adlı gözü kara bir gençtir. Gözünü kırpmadan herkesi öldüren bir katildir; ancak bir gün bir örümceği öldürmemiş,canını bağışlamıştır. Polislere yakalanan Kandata o günün akşamı infaz edilir ve gözlerini açtığında kendisini cehennemde bulur. Budha Shakyamuni, Cehennem’de acı çeken bu suçluyu fark eder. Hayatında yapmış olduğu o tek iyilikten etkilenen Shakyamuni, Cennet’teki bir örümceğin gümüşümsü ağını alarak onu Cehennem’e doğru uzatır. Ancak ağı tutup kendini dışarı çekmek/çekebilmek  suçluya kalmıştır.

Atsuko Ishizuka’nın yönetmenliğini Tite Kubo’nun illüstrasyonlarını  yaptığı bu bölümde tüm konu Kandata’nın bakış açısından, ölümünden bir gece öncesinden anlatılmıştır. Ayrıca 11.bölümde işlenen Kumo no Uto bir sonraki bölüm “Cehennem Ekranı” ile bağlantılı olarak işlenmiştir.

Jigokuhen / Ryūnosuke Akutagawa (1918)

jikoguhen-japonsinemasi

Bu bölümün ana kahramanı saray hizmetlisi olan ressam Yoshihide’dir.  Şehirdeki kan, yoksunluk ve vahşet yer almaktadır ve yegâne sebebi tuhaf görünümlü, bol makyajlı, egoist imparator Horikiwa’dır. İmparator ressam Yoshihide’den kendi için yaptırdığı görkemli mezarının duvarlarına ülkesinin gerçek yüzünü yansıtmasını ve bununla birlikte öldüğünde de yine bu resme bakarak şehre hükmetmek istediğini söyler. Bunun üzerine şehirde gözlem yapan ressam imparatorun arzuladığı pembe gerçeklik yerine, şehirde kan ve vahşetin olduğunu; acı, işkence ve yoksulluktan başka bir şey olmadığını görür. Bu nedenle canı pahasına olsa da imparatorun ebedi hayat olarak gördüğü mezarının duvarlarını dünya cehennemini yansıtan resimlerle donatır. Görmediği bir şeyi çizemeyeceğini söyleyen ressama acı çözüm imparatordan gelir. Ressamın kızını gözü önünde yakan imparator bu sayede cehennemi görmüş olacağını ve rahatlıkla resmedebileceğini söyler. Bu büyük ve ölümsüz eseri ortaya çıkarma şehvetiyle birleşince Yoshihide yavaş yavaş aklını yitirmeye başlar. Hayatının en önemli eserini dünyaya bırakarak, Yoshihide kendisini intiharın kollarında bulur.  

Anime Aoi Bungaku

Seride yer alan tüm eserler şaheser oldukları için unutulmayanlardır.” Bulundukları dönemlere ve yazarlarının yaşantılarına ve ruh dünyalarına pencere açan bu eserlerin neredeyse tümü karanlık dünyayı; hüznü, kederi, kendini yitiren insanı ustaca betimlemektedir. Yalnızlık, kimlik sorunları, kendini kontrol edememe, intihar, ihanet, yaşam ve ölüm, insan olabilmek, dünyanın öteki yüzü, kendini arayabilmek ve yaşam için tutunacak dal bulamamak…

Bunalımlı ruhların oluşturduğu bir melankoni evreni; Aoi Bungaku

*Bu yazı Japon Sineması E-Dergisinin 5. Sayısında yayınlanmıştır. İzin alınmadan başka sitelerde kullanılmaması rica olunur.



Farklı olan birçok şeyin peşinde... Sanat ve tasarım aşığı.. Soyut/somut her şeyde bir güzellik arayışı içinde olan, gerçeklikle hayal arasında araftaki kişilik...