“Altın Köşk Tapınağı”: Yukio Mishima’nın Dünyasında Bir adım İleri

Her güzellik kirletilmeye hatta yok olmaya mahkumiyetleriyle, varlıklarına ulvi bir anlam kazandırırlar.

Geçtiğimiz günlerde Can Yayınları tarafından yayımlanan Yukio Mishima’nın 1956 senesinde yazmış olduğu “Kinkakuji” (The Temple of the Golden Pavillion) kitabının çevirisi ‘Altın Köşk Tapınağı’ uzun senelerdir süren bir bekleyişi sonlandırdığı gibi, Japon edebiyatı açısından 2017 senesinin en büyük sürprizi oldu.

Mimari güzelliği ile nam salmış, Kyoto’nun simgelerinden biri haline gelmiş önemli kutsal mekanlardan biri olan Altın Köşk Tapınağı 1950 senesinde, çömezliğini geçirmek üzere buraya gelmiş olan genç bir keşiş yüzünden yok olmanın eşiğine gelir. Neredeyse beş asırdır olduğu gibi korunan tapınak, bu genç keşiş yüzünden tarihten silinme tehlikesi ile karşılaşmıştır. Mishima bu güncel olayı konu edinerek, genç keşişi baş karakteri yaptığı bu romanı kaleme alır ve roman yayımlanışının üzerinden henüz üç sene geçmişken Batılı dillere çevrilir. Mishima bu romanla dünyanın da ilgi göstermeye başladığı edebiyatçıların arasına girer.

Mishima romanı yazarken yaşanan gerçek olayların suçlusu ile baş karakeri Mizoguchi arasında bir paralellik kurar. Çıkarıldığı Japon mahkemelerinde ifade verirken hiç pişman olmadığını, tapınağın güzelliğinin kendisini korkunç derecede rahatsız ettiğini haykıran suçlu tam da Mishima’nın kadrajına girecek ilginçlikte bir insandır. Zira ‘Bir Maskenin İtirafları’ isimli debut eserinde de ayrıntılı anlattığı üzere Mishima da güzellik olgusu ile sürekli bir kavga halindedir. Romanı yazarken 35 yaşında olan Mishima tüm gençlik yılları içerisinde olgunlaştırdığı, beslediği felsefi düşünceleri, karakteri Mizoguchi aracılığıyla bizlere aktarır. Bunu yaparken de incelediği mahkeme kayıtlarını kendi süzgecinden geçirerek hikayesine yedirir.

Mizoguchi ailesel travmaları olan, babasını yakın bir vakitte kaybeden, kendince onu yalnızlığa ittiğini düşüdüğü bir özür olan kekemeliğe sahip olan, çirkin bir çocuktur. Kendini bildiği yaşlardan itibaren ‘Altın Köşk Tapınağı’nı bir arzu nesnesi olarak içinde büyütmüş; tapınağı dünyadaki en güzel şey olarak mimlemiştir. Ancak tapınağa çömez bir keşiş olarak gönderildiği günden sonra,  tapınağa karşı umulmaz büyüklükte ilahi bir sevgiyle içini gün be gün doldururken; bir yandan da tapınağın önünde ve eylemlerinde aslen özgürleşmesinde en büyük engel olduğunu fark eder. Özgürlüğünü eline almak için de, içinde varolduğunu keşfettiği eylemselliği harekete geçirmesi gerektiğine kanaat getirir.

Zen Budizm’inin dengeyle olan sevişmesi sonrası ortaya çıkan kadim sözlerde ve hikayelerde geçen çapraşık, ironi dolu söylemleri kendice ele alan karakter, bir süre sonra bunları kanalize olduğu anarşişt ruh doğrultusunda realize etmeye başlar.

Bir yandan hikayenin geçtiği tarih aralığı 1940-1950 olduğundan arka planda, çok baskın ele alınmasa da, Japonya’nın II.Dünya Savaşı yenilgisinin yankıları hissedilir. Din adamlarının bozulan, erdemden yoksun dejenere durumları da zaman zaman kendini gösterir. Ancak Mishima’nın anlatmak istediği şeyler bunlar değildir. O daha çok Mizoguchi’nin karakteri üzerinden çok daha bireysel sorgulamaların peşinde yol almaktadır.

Roman çıktığı dönem Japonya’da oldukça popüler olmuş, ilgi görmüştür. Bunda yazarın seçtiği konunun güncelliği önemli rol oynamıştır. Çoğu okuyucu, Altın Köşk Tapınağı’nı korkunç durumlara sokan suçlunun hikayesini merak etmiştir. Ancak Mishima romanı öyle bir şekilde kaleme almıştır ki aslında her okuyucu için farklı katmanlarda anlam ifade eden bir okuma tecrübesi sunmaktadır. Bu, üzerinden seneler geçtikçe daha iyi anlaşılmıştır.

Mishima’nın tartışmalı intiharı ve eserleri üzerine yazmış olduğu ‘Mişima ya da Boşluk Algısı’ kitabında Marguerite Yourcenar ‘Altın Köşk Tapınağı’nı, yazarın ondan önce yazdığı romanlarından ayrılan, temanın kusursuz bir şekilde Mishima’nın  özbakışından ele alındığı bir eser olarak niteler. Romanda tipik bir biçimde, hayal kırıklığına uğramış hırsın ve kinin de bir parçasını oluşturduğu suçlunun gerekçelerinden sadece birinin özellikle irdelendiğini öne sürer: Güzel’den nefret etme. Yourcenar bu tespitinde oldukça haklıdır Zira Mizoguchi’nin eylemci tarafını keşfetme ve buna ihtiyaç duyma hatta sonunda da bununla arınma yolculuğu, tam olarak da kendinin çirkin, kekeme halinin yarattığı eksiklik ile tapınağın kusursuz güzelliğinin bütünlüğü arasında verdiği savaşın bir sonucudur.

Kitabın başka bir özelliği ise, ‘Yaz Ortasında Ölüm’ isimli öykü kitabından sonra Japonca aslından çevrilen ikinci Mishima eseri olması. ‘Yaz Ortasında Ölüm’ün çeviri koltuğunda Hüseyin Can Erkin’i görmüştük. ‘Altın Köşk Tapınağı’nı ise Ali Volkan Erdemir çevirmiş. Ama ne çeviri? Muhtemelen şimdiye kadar Türkçede okuma fırsatı bulduğumuz bütün Mishima romanları içerisinde bu örnek, ismiyle de uyum içinde altın gibi parlayacaktır. Daha önce Kenzoburo Oe ve Haruki Murakami çevirilerini okuduğumuz Ali Volkan Erdemir; Mishima’da yazara yakışan, bize kendimizi şanslı hissettiren bir sonuç ortaya koymuş.

Mishima okurken alışkın olduğumuz tarihle ilitilendirilmiş, şiddet ve tutkunun iç içe geçtiği; din, intihar, ölüm ve yaşam, iktidar hakkında benzersiz felsefi düşüncelerin resmi geçite durduğu yine çok etkileyici bir başka roman ‘Altın Köşk Tapınağı’. ‘Bereket Denizi Dörtlemesi’ni okuyup da Mishima ile daha derinlikli bir ilişki kurmak adına bütün kitaplarını okuyan; yeni bir kitabı içinse sancılı bir bekleme sürecine giren, hatta ara ara okuduğu kitapları tekrardan okuyan çok okur gördüm. Bu kitap onlara ilaç gibi gelirken, henüz okumamış adayara Mishima’nın dünyasına giriş adına alternatif başka bir kapı sunuyor.

*Bu yazı YATTAA* dergisinin 21.sayısında yayınlanmıştır.




Translate »